Türkler 800 milyon euro havale etti

Türkler 800 milyon euro havale etti
 
Almanya’daki Türkler anavatanlarına para göndermeye devam ediyor. Yapılan hesaplamaya göre Almanya’daki Türk göçmenler, Türkiye’ye geçen yıl 800 milyon euro havale etti.
 
Almanya’da çıkan haftalık ekonomi dergisi Wirtschaftswoche’da yer halan habere göre Almanya’da çalışan göçmenler 2016 yılında ülkelerindeki ailelerine toplam 4 milyar 200 milyon euro havale etti. Anavatanlarına para gönderen göçmenler arasında Türkler çoğunluğu oluşturuyor.
 
Derginin Almanya Merkez Bankası verilerine dayanarak hazırladığı habere göre şimdiye kadar olduğu gibi en yüksek para havalesi 2016 yılında da Türkiye’ye yapıldı. Almanya’da yaşayan Türklerin her yıl 800 milyon eurodan fazla para havale ediyor. Geçen yıl da 800 milyon euro civarında paranın Türkiye’ye gönderildiğine işaret edildi.
 
Geçen yıl Almanya’daki göçmenlerin geçen yıl toplamda havale ettiği paranın 2015 yılında havale edilenden 700 milyon euro fazla olduğu ve bunun iki Alman devletinin birleşmesinden bu yana havale edilen en yüksek meblağı oluşturduğu belirtildi.
 
Habere göre son yıllarda özellikle Doğu Avrupa’daki AB üyesi ülkelere gönderilen parada önemli artış kaydedildi. İç savaşın hüküm sürdüğü Suriye’ye transfer edilen paralar 18’den 67 milyon euroya çıktı. (Kaynak:DW)

ha-ber.com

Aşırı sağcı politikacıdan Türk asıllı bakana ırkçı hakaret

Aşırı sağcı politikacıdan Türk asıllı bakana ırkçı hakaret

AfD partisinin başbakan adayı Gauland’ın, Uyum Bakanı Aydan Özoğuz’dan bir çöp gibi kurtulacaklarını ima etmesi, sosyal medyada tepkilere yol açtı.
 
Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin başbakan adayı Alexander Gauland‘ın, aşırı sağcıların güçlü olduğu Thüringen eyaletinin Eichsfeld şehrinde partililere yaptığı konuşmada, Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz’dan bir çöp gibi kurtulacaklarını ima etmesi sosyal medyada büyük tepki topladı.
 
Özoğuz’un geçmişte verdiği bir röportajda, “Dilin ötesinde spesifik bir Alman kültürü tanımlanamaz.” şeklindeki ifadelerini eleştiren Gauland, “Bunu da bir Alman Türk’ü söylüyor. Onu Eichsfeld’e davet edin ve spesifik Alman kültürünün ne olduğunu ona anlatın. O zaman bir daha hiç buralara gelmez ve biz de, Tanrı’nın yardımıyla kendisinden Anadolu’da kurtulmuş oluruz.” dedi.
 
Gauland’ın bu ifadeleri sarf ederken, genelde çöplerden kurtulmak, imha etmek anlamlarında kullanılan, Almanca “entsorgen” sözcüğünü kullanması sosyal medyada birçok kullanıcı tarafından eleştirildi.
 
Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi, Avrupa Parlamentosu milletvekili Birgit Sippel, Gauland’ın açıklamalarını, ırkçı ve insanlık dışı sözler olarak nitelendirirken, tüm seçmenlere 24 Eylül’de AfD’ye “kırmızı kart” göstermeleri çağrısı yaptı.
 
SPD Genel Başkan Yardımcısı Ralf Stegner de Twitter hesabından yaptığı açıklamada Gauland’ın sözlerine tepki gösterdi. Stegner, “AfD’nin gizli lideri Gauland, Uyum Bakanımıza korkunç bir nefretle saldırıyor” derken, mesajını “Aşırı Sağ Bir Daha Asla” konu etiketiyle paylaştı.
 
Dışişleri Bakanlığının eski sözcü yardımcısı Sawsan Chebli, Twitter’dan yaptığı açıklamada, AfD’ye oy veren herkesin, ırkçılara oy verdiğini görmesi gerektiğini vurgulayarak tüm demokrat kesimleri, AfD’ye karşı birlikte tavır almaya çağırdı.

ha-ber.com

Oğuzhan Özyakup'a milli davet

Oğuzhan Özyakup’a milli davet

Beşiktaşlı futbolcu Oğuzhan Özyakup, A Milli Takım aday kadrosuna dahil edildi.
 
Beşiktaşlı futbolcu Oğuzhan Özyakup, A Milli Futbol Takımı’nın 2018 FIFA Dünya Kupası Avrupa Elemeleri I Grubu’nda Ukrayna ve Hırvatistan’la oynayacağı karşılaşmaların aday kadrosuna davet edildi.
 
Türkiye Futbol Federasyonundan yapılan açıklamada, Beşiktaş’ın 24 yaşındaki orta saha oyuncusunun A Milli Takım aday kadrosuna dahil edildiği bildirildi.

ha-ber.com

Kurban keserken eziyet edenlere ceza verilecek

Kurban keserken eziyet edenlere ceza verilecek

Orman ve Su İşleri Bakanı Eroğlu, “Kurban kesiminde uygunsuz davranarak hayvanın eziyet çekmesine neden olanlara 540 lira ile 2 bin 752 lira arasında değişen oranlarda ceza kesilecek.” dedi.
 
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, yaptığı açıklamada, Kurban Bayramı‘nın vatan ve millet için hayırlara vesile olmasını diledi.

Kurban Bayramı’nın insanların iyilik ve merhamet hislerini açığa çıkarması bakımından önemli olduğunu ifade eden Eroğlu, “Dini vecibemizi yerine getirirken, elimizde bulunanları ihtiyaç sahipleri ile paylaşırken, bu güzel bayrama hayvanlarımıza eziyet ederek halel getirmeyelim.” diye konuştu.

“Kurban ehil kimseler tarafından kesilmeli”
Kurbanın ehil bir kişi tarafından kesilmesinin önemine işaret eden Eroğlu, kesimin ibadet ruhuna uygun olarak süratli bir şekilde, hayvana acı çektirmeden yapılması gerektiğini ve hijyen kurallarına dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.

Hayvanların uygunsuz ve gereksiz yere acı çekmelerine sebep olmanın kanun ve yönetmelikler ile cezalandırılacağına dikkati çeken Eroğlu, Hayvanları Koruma Kanunu’nda yer alan “Hayvanların kesilmesi, dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır” hükmüne işaret etti. Eroğlu, bu hükme aykırı davrananlara hayvan başına bin 97 lira idari para cezası uygulanacağını bildirdi.
Eroğlu, söz konusu Kanun uyarınca yürürlüğe konulan “Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik” hükümlerine aykırı hareket edenlere de hayvan başına 2 bin 752 lira idari para cezası kesileceğini söyledi.

Kötü muamele yasak
Bakan Eroğlu, hayvanlara her türlü kötü muamelenin yaptırıma tabi olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
“Hayvanları Koruma Kanunu’na göre, hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek yasak olup, bu hükme aykırı davrananlara 546 lira idari para cezası uygulanır.”
Kesin olarak öldüğü anlaşılmadan hayvanların vücutlarına müdahalede bulunmanın da yasak olduğuna dikkat çeken Eroğlu, bu hükme aykırı davrananlara 546 lira para cezası uygulanacağını belirtti.
Kurban Bayramı süresince Orman ve Su İşleri Bakanlığı İl Şube Müdürlükleri tarafından gerekli önlemlerin alınacağını ifade eden Eroğlu, kurban kesim ve satış yerleri ile ilgili denetimlerin de yerel yönetim birimleri ile müştereken yapılacağını kaydetti.
 
ha-ber.com

Polis araçlarını vurduran darbeci yarbaydan FETÖ itirafı

Polis araçlarını vurduran darbeci yarbaydan FETÖ itirafı

Fetullahçı Terör Örgütü’nün darbe girişiminden 13 ay sonra Antalya’da yakalanan eski kurmay yarbay Özcan Karacan, emniyette verdiği ifadesinde örgütle gönül bağı olduğunu kabul etti.
 
Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden 13 ay sonra Antalya’da yakalanan Yurtta Sulh Konseyi üyesi eski kurmay yarbay Özcan Karacan, emniyette verdiği ifadesinde örgütle gönül bağı olduğunu kabul etti.
Darbe girişiminden sonra firar eden ve 16 Ağustos’ta Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde gözaltına alınan eski Kara Havacılık Komutanlığı Taarruz Helikopter Tabur Komutanı kurmay yarbay Karacan’ın emniyet ifadesi ortaya çıktı.

İfadesinde Kara Harp Okulundan 1997’de teğmen rütbesiyle mezun olduğunu anlatan Karacan, çocukluk yıllarından itibaren sevilen, zeki ve saygılı biri olduğu için FETÖ mensuplarınca yakın takibe alındığını belirtti.

FETÖ ile ilk temasının askeri lise yıllarına dayandığını kaydeden Karacan, “Benimle gönül bağı kurabilmeleri Harp Okulu birinci sınıfın sonlarına denk gelmektedir. Onların tam üyesi olmamakla birlikte benimle temas etmeyi hep sürdürdüler. Harp Okulu 3. sınıftan itibaren evlere gelmemi istediler. Ben o evlerde, abi denilen insanların arkasında vakti girdiyse namaz kılmışımdır. Bunlar benim hayatımda hiç engel oluşturmadı. Kararlarımda öncü ve ya fikir veren duruma da gelemediler. Ailem benim FETÖ mensubu olduğumu kesinlikle bilmemektedir.” ifadelerini kullandı.

“Darbe bilgilerini Ünsal Paşa’dan aldım”
Darbeye ilişkin emirleri kimden aldığı sorulan Karacan, söz konusu emirleri kendisine eski Kara Havacılık Okul Komutanı tuğgeneral Ünsal Coşkun’un verdiğini dile getirdi. 15 Temmuz’da nöbetçi olmamasına rağmen nöbetinin değiştirildiğini ifade eden Karacan, şunları kaydetti:

“Ben darbe ile ilgili tüm bilgileri Ünsal Coşkun Paşa’dan aldım ancak darbe yapıyoruz gibi bir söylemde bulunmadı. Bana, uçacak helikopterler ve pilotların koordine edilmesi emrini verdi. 2016 yılı Ramazan Bayramı’ndan sonra ailemle tatil planlamıştım. Malatya’dayken 6 veya 7 Temmuz’da ankesörlü bir telefondan arandım. Arayan kişi benden sorumlu olan Abdullah kod isimli şahıstı. Benden tatilimi kesip, hemen Ankara’ya gelmemi istedi. Tabii benim cemaat bağlantımdan haberi olmayan eşim ve komşumdan bu ani durumu saklayabilmek için alay komutanımız tarafından arandığımı söyledim. Onlar bu yalan beyana mesleğimin ve geleceğimin tehlikeye girmemesi düşüncesiyle olsa gerek inandılar. Ankara’ya geldikten sonra ailemi eve yerleştirdim. Şahsın evi Dikmen’deydi. Evinin yakınlarında dışarıda bana ‘Ünsal Paşa size bir emir verecek, onu üzmeyeceksiniz.’ dedi. Pazartesi, Ünsal Paşa’nın odasına gittim. Yanımda Halil Gül’ün olduğunu hatırlıyorum. Kendisi bana uçuş faaliyetinin olacağını, çok miktarda helikopterin uçacağını ve ihtiyacı olacağını ifade etti. Benim taburum listesi üzerinde muhtemelen kendi değerlendirmelerinin olduğunu, değerlendirdiğim bazı isimlere olumlu manada çek koyarak, bana olan itimadının tam olduğunu ifade ederek, bana görevi tam bir ketumiyet ve askeri disiplin içerisinde verdi.”

“Çok daha vahim olabilirdi”
FETÖ’nün darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz günü, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak ve beraberindeki heyetin Kara Havacılık Komutanlığını ziyaret ettiğini dile getiren Karacan, heyetin kışlada görevli askeri personele herhangi bir uyarıda bulunmadığını öne sürdü. Heyetin, Kara Havacılık Komutanı Tümgeneral Hakan Atınç’ı denetlemek için geldiklerini düşündüğünü öne süren Karacan, Kara Havacılık Okul Komutanı Ünsal Coşkun’un heyet tarafından kışladan götürülmesi halinde darbeye ilişkin faaliyetlerin başlayamayacağı ve helikopterlerin o gece uçuş yapamayacağı iddiasında bulundu.

Karacan, darbe faaliyetlerinin başlamasını ise şöyle anlattı:

“Komutanlar çıktıktan sonra başlangıç noktasının ve emrinin nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde, helikopterlerin derhal kalkması gerektiği ve Akıncı’ya gitmesi emri karargahta yayıldı. Müteakiben başta Skorsky pilotları olmak üzere tüm pilotların helikopterlerin başına gidip, helikopterleri çalıştırıp Akıncı’ya gittiklerini duydum. Planlar değiştiğinden veya yeterince helikopter olmadığından bana uçacak helikopter kalmadı. Havalanan helikopterlerin telsizle temaslarına kadar içinde kimlerin olduğunu bilmiyordum. Olası kargaşayı engellemek için ICOM telsizi izinsiz olarak aldım ve kurmay başkanının odasına gittim. Önce uçuşları pasif olarak dinlemeye başladım. Sonrasında etkin bir şekilde kule vazifesi yaptım. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ünsal Paşa telefondan aldığı emirleri kuleye iletmek yerine direkt bana söyleyerek pilotlara iletilmesini sağladı. (Helikopter pilotları) Eğer gözleri dönmüş bir şekilde, kendi yeteneklerini helikopterin üzerinde bulunan mühimmatın tesiri ile birleştirme caniliğini gösterselerdi, bugün içinde bulunduğumuz durum çok daha vahim olabilirdi. Ben zalimce, hiç düşünmeden mavi lambalı kobraları vurun emrini kesinlikle kendi bilgi kaynaklarımla değil, Ünsal Paşa’nın Genelkurmay’dan aranarak başkanımızın kobra araçlı polislerce sarıldığı, esaret altına alınmak istenildiği ve içeride en az 20 şehidin olduğunu bana aksettirmesi sonucu, bana ilettiği talimatı ilettim. Gece boyunca da tüm helikopterlerle bir şekilde temas etmiş oldum.”

Kod adı “Neron”
Darbe girişiminin yaşandığı gece, daha önce de resmi uçuşlarda kullandığı kod ismi “Neron”u kullandığını ifade eden Karacan, “Önünüze geleni vurun” şeklinde bir emir vermediğini ve sabah saatlerinde darbeyi bastırmak için gelen jandarma ekibi ile çatışmaya girilmesinin önüne geçtiğini savundu.
Kara Havacılıktaki askeri personelin kışlayı terk etmesini kendisinin sağladığını öne süren Karacan, dosya kapsamındaki sanıklardan Murat Bolat’ın, darbe girişiminden önce Okul Komutanı Coşkun’un Kara Havacılık Komutanı olacağını bildiği yönündeki beyanlarının doğruyu yansıtmadığını ve okul komutanı Hakan Atınç’ın derdest edilmesinde bir rolünün de olmadığını ileri sürdü.
Polis araçlarının vurulması emrini telsizden kendisinin verdiğini kabul eden sanık Karacan, “Bugüne kadar herhangi bir darbe yaşamış, görmüş, tecrübe sahibi birisi değilim. Ünsal Paşa’nın emirlerini bünyemi zorlayarak, ‘Yapacak bir şey yoksa yakınlarına atın’ şeklinde pilot arkadaşlarıma yönlendirdim. Attığımız her bir kurşun neticesinde bir insanın şehit olabileceğini düşünmekten çok caydırıcılık vazifemizi yaparak, zayiatın daha fazla büyümeden önlenebilmesi maksadıyla emirleri tekrar ettim.” ifadesini kullandı.

Sahte kimliği Suriyelilerden almış
Darbe girişiminin başarısız olmasından sonra kendi aracıyla, Taha Fatih Çelik, Ali Ercan ve Yakup Yayla ile İstanbul’a doğru hareket ettiklerini anlatan Karacan, saklanabilmek için İstanbul, Ankara ve Antalya arasında yer değiştirdiğini ifade etti.
İstanbul’da ağırlıklı olarak Suriyelilerin yoğun yaşadığı yerlerde kaldığını ve para karşılığı Suriyelilerden Levent İmir adına düzenlenmiş kimlik temin ettiğini bildiren Karacan, Ankara’da saklandığı dönemde ise bir sefer polis tarafından kimlik kontrolü yapıldığını ancak sahte kimliğini göstererek polise yakalanmaktan kurtulduğunu anlattı.

Karacan, tanınmamak için de saç ve sakal uzattığını, kendisini reklamcı, emlakçı, uçuş eğitmeni, doktora öğrencisi gibi farklı mesleklerden biri gibi tanıttığını kaydetti. Kendisini görmek isteyen ailesini yakalanabileceği endişesi ile ikna ettiğini belirten Karacan, onlara ayrıca FETÖ mensubu olmadığını söylediğini anlattı. Karacan, ailesine kendisini MHP’den ihraç edilen Gaziantep Milletvekili Ümit Özdağ tarafından korunduğunu söylediğini de aktardı.

FETÖ’yü kabul etti
Darbe girişiminin altında FETÖ’nün olduğunu kabul eden ve pişman olduğunu belirten Karacan, şunları söyledi:
“Ben bu faaliyetin bir FETÖ refleksi ile başladığını düşünmeme rağmen geriye kalan tüm faaliyetlerin askeri hiyerarşi ve Genelkurmay Başkanı seviyesinde olduğunu düşünerek hareket ettim. Bu süreçte normal düşünen insanlar nasıl olur da bizim beynimizi bir tane örgüte teslim ettiğimizi düşünmektedir. Olaylar öyle kargaşa içerisinde cereyan ettiki daha önce sayısız operasyona gözünü kırpmadan girdiğim amirlerimle bu faaliyetin içerisinde yer aldım. 16 Temmuz sabahı bizi tüm Türkiye önünde hain konumuna düşüreceklerini hiç değerlendirmedim. Yapılan tüm faaliyetlerden dolayı pişmanım. Şu andaki bilgi seviyemle ve düşüncemle olsam, her ne olursa olsun ülkemizi karanlık geleceğe sürükleyecek bu vahim olayın içinde yer almazdım.”

ha-ber.com

CHP kurultayının yapıldığı alanda alkol alınmasına yasal işlem

CHP kurultayının yapıldığı alanda alkol alınmasına yasal işlem

Kültür ve Turizm Bakanı Kurtulmuş, CHP’nin Adalet Kurultayı’nın yapıldığı tarihi Gelibolu Yarımadası’ndaki kamp alanında alkol alınmasına ilişkin sorumlular hakkında yasal işlem başlatılacağını söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, CHP tarafından Adalet Kurultayı’nın yapıldığı tarihi Gelibolu Yarımadası’ndaki kamp alanında alkol alınmasına ilişkin, “CHP yönetiminin taahhütlerine, sorumluluklarına, tarihe ve ecdada sahip çıkarak bu haddini bilmezlerden hesap sormasını ve bu şahıslar hakkında gereğini yapmasını bekliyoruz. Aksi takdirde milletin vicdanında bu rezillikle yer alacak ve hatırlanacaklardır. Ayrıca sorumlular hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.

Kurtulmuş, yaptığı yazılı açıklamada, CHP’nin, Gelibolu Yarımadası’nda “Adalet Kurultayı” gerçekleştirmek üzere bakanlığına başvurarak, Kocadere Kamp Alanı için izin talebinde bulunduğunu anımsattı.

Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış tarihi yarımadaya gerekli hassasiyetin ve saygının gösterilmesi şartıyla kurultayın yapılmasına izin verildiğini belirten Kurtulmuş, bu konudaki tüm sorumluluğun varılan yazılı mutabakat gereği CHP tarafından üstlenildiğini hatırlattı.
“Ancak ne yazık ki şehitlerimize, bizim tekrar tekrar altını çizerek belirttiğimiz hassasiyet gösterilmemiş, alanda kendini bilmez şahıslarca alkol kullanılmış, taşkınlıklar yapılmış ve CHP verdiği taahhüdü yerine getiremediği gibi başta milletimiz olmak üzere birçok ulus için kutsal olan bir şehitliğe saygısızca davranılmasına göz yummuştur.” ifadesini kullanan Kurtulmuş, şunları kaydetti:

“Aziz şehitlerimizin hatıralarının simgesi olan şehitliklerimizin bulunduğu bu alanda içki içilmesi ve taşkınlıkların yapılması şehitlerimizin ruhunu muazzep kılmış, aziz milletimizi de derinden yaralamıştır. Yapılanlar düpedüz şehitlerimize saygısızlık, tarihimize hakaret ve milletimizin değerlerini aşağılamaktır. Bu durumda, CHP yönetiminin taahhütlerine, sorumluluklarına, tarihe ve ecdada sahip çıkarak bu haddini bilmezlerden hesap sormasını ve bu şahıslar hakkında gereğini yapmasını bekliyoruz. Aksi takdirde milletin vicdanında bu rezillikle yer alacak ve hatırlanacaklardır. Ayrıca sorumlular hakkında gerekli yasal işlemlerin başlatılacağını kamuoyuna saygıyla arz ederim.”

ha-ber.com

''CHP’nin yeni şeyler söylemesi gerekmektedir''

CHP’nin yeni şeyler söylemesi gerekmektedir
 
MOCCA: Sayın Kolat, biz sizi tanıyoruz. Hem Berlin tanıyor, hem de Almanya. Malum, Almanya’daki Türk toplumu dinamik bir toplum sürekli gelişiyor, büyüyor. Kenan Kolat’ın kim olduğunu Kenan Kolat’tan dinleyebilir miyiz?
 
Kenan KOLAT: Türkiye’de Avusturya Lisesi’nde okudum. yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı Fakültesine kaydoldum. 1980 yılında Almanya’ya gelerek burada eğitimime devam ettim. Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarında hizmet veriyordum, aynı alışkanlığımı burada da devam ettirdim, spor, kültür ve öğrenci derneklerinde görev aldım. Daha sonra siyasi ve sosyal alanda faaliyuet yapan derneklerde yer almaya başladım. Almanya’daki Türk öğrencilerini bir çatı altında toparlayan Almanya Türk Öğrenci Dernekleri Birliğinin kurucu başkanlığını yaptım. Almanya Türk Toplumu ve Berlin Brandenburg Türkiye Toplumunun kuruluşlarında bulundum ve 9 yıl Almanya Türk Toplumu Başkanlığını yürüttüm. 2014 yılından bu yana, aralarında Almanya Türk Toplumunun da bulunduğu 10 farklı ulusu içinde barındıran Sosyal Hayır Kurumunun başkanlığını yapmaktayım. Ayrıca 2015’in başından beri Kolat Consulting adlı şirketimde siyaset ve strateji danışmanlığı hizmeti vermekteyim.
 
MOCCA: Geçtiğimiz günlerde yapılan seçim sonucunda geçerli oyların 206’sını alarak CHP Berlin Birliği Başkanlığı’na seçildiniz. Bizler bu güne kadar Almanya’daki sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin yöneticilerinden ‘Türk toplumu artık buralıdır, buradaki meselelerle ilgilenmelidir’ gibi açıklamalar duymaya alışmıştık. CHP olarak Almanya’da örgütlenmeniz bu politikadan vaz geçtiğiniz anlamına mı geliyor?
 
Kenan KOLAT: Göçmen politikalarının ilk çıktığı dönemlerde Türk toplumunun önemli bir kesimi, Biz Türk’üz diyerek göçmen sözcüğünü reddederlerdi. Biz de göçmenlik olgusunu hep vurgulamaya çalışırdık. Çünkü göçmenlik kalıcılığı ifade ediyor. Yalnız bizim de o zaman tam göremediğimiz bir şey vardı. Geldiğimiz ülkeyle bağlar klasik göç ülkelerinde olduğu gibi kopmuyor. Gerek teknolojinin gelişmesi, gerek Türkiye Almanya arasındaki ilişkilerin iyice yoğunlaşması iki ülkenin iki gündemini de izlemek zorunda bırakıyor buradaki insanımızı. Buradaki kriterler ve yaklaşımlar Türkiye’deki olayları algılamaya yeterli olmuyor. Burada bir köprüye gereksinim var ve işte bu köprüyü bu siyasi hareketin içerisinde gördüm ben. Tabi ki buradaki sorunlar öncelikli sorunlarımızdır ama buradaki sorunlarımızın bir bölümü Türkiye’den kaynaklanmaktadır. İki ülke ilişkilerinin bozulması burada bizim çocuklarımızın geleceğine ipotek koymaktır. Almanya ile ilişkilerin bozulması, buradaki çocuklarımızın okullarda ve meslek eğitiminde sorunlarla karşılaşmalarına, iş bulmada sıkıntı çekmelerine, ırkçılığın daha da artmasına sebep olacaktır. Bizim yapmamız gereken gerginliğin ortadan kaldırılması için çalışmaktır. Bu da karşılıklı görüşmelerle gerçekleşebilir. İşte CHP olarak biz burada öncelikle bunu yapacağız. CHP’li milletvekillerini, CHP’li insanları, sosyal demokratları, bilim insanlarını, gazetecileri buradaki muhataplarıyla görüştürerek ilişkileri güçlendireceğiz. Örneğin, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ben SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel ile bir görüşme yaptım ve Türkiye’nin yanında yer almaları gerektiğini vurguladım.
 
MOCCA: Türkiye’deki bir muhalefet partisinin Almanya’da örgütlenmekteki gayesini kısaca anlatır mısınız? Diğer partilerin burada bir temsilcilikleri bulunmadığını biliyoruz.
 
Kenan KOLAT: Aslında diğer partiler de çeşitli dernek, federasyon ya da birlik adı altında Almanya’da siyasi faaliyet yürütmektedirler. Yani Türkiye’deki her partinin burada belli bir uzantısı bulunmaktadır. CHP, bir şeyin arkasına sığınarak değil CHP olarak yer almak istedi. Burada yaşayan vatandaşlarımızın oy hakkı var ve buradaki vatandaşlarımızın beklentilerinin de Türkiye’ye doğrudan yansıtılması gerekiyor. CHP bu amaçla böyle bir çalışma içine girdi. Teşkilatımızın SPD ile CHP arasında bir köprü oluşturma bakımından da çok yararlı olduğunu şimdiden görüyoruz. Alman tarafı bize doğrudan ulaşabiliyor ve biz doğrudan Türk tarafına ulaşabiliyoruz. Çok kısa yoldan iki tarafın biraraya gelmesine büyük katkı sağlayacağımızı düşünüyorum. İki ülkenin sosyal demokratlarının birbirleriyle daha yoğun çalışmasına teşvik olarak da görülebilir. Biz önce bu iki partinin bir arada olmasını, birbirini tanımasını, kardeş kentler, belediyeler üzerinden işbirlikleri yapılmasını istiyoruz. Sigmar Gabriel Türkiye’de tatil yaparken Kemal Kılıçdaroğlu ile bir araya getirmek istedim ama zamanları uymadığı için görüşemediler malesef. Bunların artık normal olması gerekir. En yakın zamanda bir buluşma gerçekleşecektir. Örgütlenme, topluma yaklaşım konularında Türkiye’deki CHP’nin SPD’den öğreneceği, buradaki SPD’nin de CHP’den öğreneceği şeyler var. CHP içerisinde, Türkiye’deki gelişmeleri Türkiye bütünselliği içerisinde anlatabilecek insanlarımız var. Böylece buradaki bazı SPD’li milletvekillerinin yaptığı ön yargılı açıklamaların da önünü alabiliriz. SPD’nin içerisinde de Türkiye’deki bazı konuları buradaki iç siyasete alet edenler var. CDU bunu yapıyor, ama SPD’nin de bir sağ kanadının var olduğunu da unutmamak lazım.


 
MOCCA: CHP’yi Almanya gibi sosyal demokrasinin beşiği diyebileceğimiz bir ülke ile ve evrensel kıstaslarla değerlendirecek olursanız CHP’yi  ne kadar sosyal demokrat görürsünüz?
 
Kenan KOLAT: Almanya’daki sosyal demokrasi Marksist, Leninist ve işçi kökenlidir. CHP ise devleti kuran bir partidir, bu nedenle yenilenmeci olamamış daha çok korumacı bir parti olmuştur. Halka yukarıdan bakan bir parti olduğu için toplumla bütünleşmesinde ciddi sıkıntılar olmuştur. CHP’nin tam bir sosyal demokrat parti olabilmesi için, Türkiye’deki işçi hareketi, kadın hareketi, yeşil hareketi, eşcinsel hareketi gibi hareketleri özümseyerek bir insan hakları hareketine dönüştürmesi gerekmektedir. CHP’nin artık yeni şeyler de söylemesi gerekmektedir. Türkiye’nin bölgede ve dünyada çok önemli bir ülke olduğunu, demokrasi ve çağdaşlık ilkeleri içinde anlatmalıdır. Teknoloji üretimi ve araştırma-geliştirmeye harcanan payın arttırılması gerektiğini daha çok dile getirmelidir. CHP’de en azından söylem düzeyinde bir takım yeni kıpırdamaları vardır ve bunları ben çok olumlu bulmaktayım. Özgürlüklerin daha çok dile getirilmesi, insanların farklı görüş ve taleplerinin Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde daha çok ele alması gerekmektedir. Toplumda Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin sorunlarına sahip çıktığı zaman, Aleviler Sünnilerin, Sünniler Alevilerin sorunlarına sahip çıktığı zaman, eşcinsel olmayanlar eşcinsellerin sorunlarına sahip çıktığı zaman sorunlar çözülebilir. CHP‘nin klasik söylemlerinden kurtulması için biraz daha sürece ihtiyacı bulunmaktadır. Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’nin içeresinde bu potansiyelin olduğuna inanmaktayım.
 
MOCCA: Biraz önce CHP’nin devlet kuran bir parti olduğunu vurguladınız. Sizce Türk halkı neden devlet kuran bir partiye oy vermiyor, neden CHP cumhur tarafından benimsenmiyor?
 
Kenan KOLAT: Halkın önemli bir bölümü oy veriyor. Başta biraz jakoben ve yukarıdan aşağıya bir yapılanma olduğu için bazı şeyler asker zoruyla yapılmış. Bundan sonra yapılması gereken kapsayıcı bir yaklaşım olmalıdır. Kimlik siyaseti yapılmamalıdır. Atatürk “Ne mutlu Türk‘üm diyene!“ demiştir, ne mutlu Türk olana dememiştir. Kökenine bakmadan kendini Türk hisseden demek istiyor. Bu aslında çok güzel bir yaklaşımdır. Bu konuda AK Parti’nin başlatmış olduğu Kürt açılımı, Alevi açılımı gibi siyasetler prensipte doğru olmakla beraber malesef sonuç vermemiştir. Günümüzde artık insanları inancına ya da kökenine göre ayırma yaklaşımında olmanın yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanların farklılıklarına sahip çıkacağız, saygı duyacağız. Ben Türk Toplumu Başkanı olarak Almanya’da mahkemeye gidip bir gencimizin sadece başörtü taktığı için işe alınmamasına en büyük tepkiyi verdiysem bugün de bir CHP‘li olarak aynı şeyi yaparım. Onların sorununa ben sahip çıkacağım. Bir Alevi dışlanıyorsa onun dışlanmasına da, o başörtülü kadın sahip çıkacak ki toplumda bütünleşme sağlanabilsin.
 
MOCCA: Peki, Türkiye’deki CHP bu konularda Kenan Kolat’a ne kadar katılıyor?
 
Kenan KOLAT: Biz bu demokrat yaklaşımlarımızın Türkiye’de taban bulacağına inanıyoruz. CHP’li milletvekili arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde görüşlerimizi beğenen ve destekleyen çok kimse olduğunu görüyoruz. Kuruluş felsefesinden gelen katı anlayışı savunanlar olmakla birlikte ben CHP’nin bunu yapabileceğine inanıyorum.
 
MOCCA: CHP‘nin Güneydoğu ve Doğu’dan yani ağırlıklı olarak Kürt vatandaşların yaşadığı bölgelerden oy alamamasını nasıl açıklıyorsunuz?
 
Kenan KOLAT: Geçmişte CHP’nin o bölgelerdeki vatandaşlarımıza karşı yürüttüğü yanlış siyasetler olmuştur. SHP döneminde meclise aldığımız milletvekilleri daha sonra partiden atılmışlardır. Kürtlerin oy vermemesinin ağırlıklı sebebi ulusalcı söylemlere karşı tepkiden kaynaklanmaktadır. Bugün CHP’li yöneticilerin -milletvekilleri olmasa bile- bölgeye yaklaşımı daha farklıdır. Bence örneğin, CHP hiç korkmadan Güneydoğu‘ya gidip Kürt konferansı adı altında bir toplantı yapabilir. Buradaki insanları toplayıp, ne yapmamız gerekiyor diye, onlara sorabilir. Malesef CHP bu konuda pek cesaretli değil. Batıdan oy kaybedeceğinden korkuyor. Korkulmamalı, Türkiye’nin bütünlüğü için bu yapılmalıdır. Bütünlük de oradaki Kürtleri yanına almakla sağlanabilir. Aslında biz, bölgeyi sadece HDP ve AK Parti’ye bırakmak istemiyoruz. Oradaki insanları da CHP’ye oy vermeye davet etiyoruz.
 
MOCCA: Almanya’da adı Hristiyan Demokrat Parti bir parti var. Türkiye’de buna benzer bir parti kurulması yani Müslüman Demokrat Parti gibi bir parti kurulması sizce mümkün olabilir mi? Böyle bir durumda CHP’nin tutumu ne olur?
 
Kenan KOLAT: Ben burada tabi ki kendi kişisel görüşümü söyleyeceğim. Almanya’nın din-devlet ilişkisine baktığımızda, zamanında kiliselerle bir takım çatışmaların yaşandığını daha sonra kiliseler devleti yönetme amacından vazgeçtiklerini, buna karşın devlet onlara başka görevler verdiğini ve anayasa da haklarını güvence altına aldığını görüyoruz. Yani Almanya’da din eksenli partiler hiçbir zaman temel sistemi değiştirmek ya da din temeline dayalı bir sistem kurmak gibi bir düşünce içerisinde olmadılar. Türkiye’dekiler de bunu bu şekilde açıklarlarsa ve üstünde uzlaşma sağlarlarsa benim için hiçbir sorun teşkil etmez. İsteyen istediği partiyi kurabilmeli Türkiye’de. Aslında anayasasındaki laiklik tanımı bunu içeriyor. Ama Türkiye’de hala üstünde uzlaştığımız bir zemin olamadığı için bunlar tartışılıyor. Türkiye’de inanan veya inanmayan ya da farklı şeylere inanan her kesimden insanın üstünde uzlaşacağı bir ortam olması gerekmektedir. Camiye ya da cemevine gitmesinin, açık ya da başörtülü olmasının benim için bir önemi yok. Önemli olan herkesin herkesi olduğu gibi kabul ettiği, farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü bir toplumun oluşmasıdır. Örneğin başörtüsü konusunda CHP’nin zamanında yapmış olduğu yanlışlar olabilir ama daha sonra başörtüsü sorunun çözümünde CHP’nin de katkısının olduğu bir gerçektir. CHP’nin içerisinde başörtüsüne şiddetle karşı çıkan bir kesim vardır. Buna rağmen CHP gerçekten sağduyulu bir tavır ortaya koymuştur, bu konuda Kılıçdaroğlu’nu da kutlamak gerekir.


 
MOCCA: Başörtüsü meselesine değindiniz, şu anda da benzer bir konu eğitim politikaları üzerinden tartışılmaktadır. Türkiye imam hatipleştiriliyor, şeklinde eleştiriler var. Aslında müfredata baktığımızda böyle bir şeyin olmadığını görüyoruz. Sizce neden böyle yapılıyor?
 
Kenan KOLAT: Bu konuda CHP’nin tam olarak ne söylediğini bilmiyorum ama ne söylediğinden ziyade ne söylemesi gerektiği üzerine konuşabiliriz. İnsanların dini ihtiyaçlarının giderilmesini elbette CHP savunmalıdır. Yalnız insanları sadece belli bir mezhebe göre, örneğin Sünnilik‘e, şartlandırmak yanlıştır. “Türkiye Müslüman bir ülke“ deniliyor. Bu doğru değildir. Türkiye laik bir ülkedir. Halkı Müslüman bir ülke olabilir ama halkının tamamı da Müslüman değildir. Bazı kavramlara çok dikkat edilmelidir. Yüzde birlik bir oran bile olsa toplumda tüm insanların hakları savunulmalıdır.
 
MOCCA: Türkiye’den Almanya’ya gelen siyasetçilerin Türkiye’deki olayları buradaki kamuoyuyla paylaşırken birbirlerini şikayet ettiklerini gözlemliyoruz. Ama bir Alman partisi Türkiye’ye gittiğinde böyle bir tutum sergilemiyor. Türk siyasetçilerinin bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Kenan KOLAT: Ben Alman muadilleriyle görüşürken eşlik ettiğim CHP’liler için şikayet amacıyla bunları dile getirdiklerini söyleyemem. Ama Türkiye konusundaki kaygılarını dile getiriyorlar. Bu kaygılar bizim de paylaştığımız kaygılardır. SDP‘nin Alman kamuoyu önünde yaptığı tartışmalarda sadece diğer partileri değil kendi içlerinde de birbirlerini ne kadar eleştirdiklerini görüyoruz. Alman partilerin Türkiye’de hitap edeceği bir tabanı olmadığı için bu tartışmaları Türkiye’de yapmıyorlar. Burada Türkler daha çok ve Türk siyasetçiler de buradaki insanları Türkiye siyasetine çekmek istiyorlar. Ben her zaman sert söylemler yerine olaylara somut olarak bakılması gerektiğini düşünüyorum. Almanya’daki bir siyasetçi Türkiye’deki hükümeti eleştirebilir ama bunu yaparken Türkiye karşıtlığı, Türk ya da İslam düşmanlığı yapıyorsa buna elbette karşı tavır koyarız. Türkiye kökenli milletvekillerinin, parlemento ve belediye meclis üyelerinin bir araya geldiği bir toplantıda Sigmar Gabriel’in önünde yaptığım konuşmada bu konuya da değinmiştim. Nasıl ki İsrail’e karşı bir konuşma yapıldığında Antisemitizm olarak algılanıyorsa Türkiye devletine karşı yapacağınız eleştiriler de Türk düşmanlığı olarak algılanır, demiştim. İsrail hükümetinin politikasını eleştirebilirsiniz, devletini değil. Türkiye’de de varsa eleştiriniz AK Parti iktidarına karşı yapın ama Türkiye böyledir, demeyin. Biz bu algıyı kaldırmak için çaba harcıyoruz. Biz görüştüğümüzde Türkiye hükümeti yetkililerine de bunu söylüyoruz. Kendi partimizin yetkililerine de bu konuda daha dikkatli olmaları gerektiğini söylüyoruz. Türkiye düşmanlığına cevaz verecek yaklaşımlara girilmemesi gerekir. Hükümetin yaptığı yanlışları dile getireceğiz ama Türkiye’mizi de savunacağız. Eleştirilerimizi çağdaş ölçüler içerisinde somut olarak yapacağız. Örneğin, AK Parti seçimlerden önce bir bildiri dağıttı ve yurtdışında yaşayan Türklerle ilgili bir sürü vaatlerde bulundu. Bu vaatlerin sadece yüzde 50’si hükümet programına girdi ve şimdiye kadar bunların da yüzde 10’u yapılmış durumda. Biz bunu tabi ki dile getireceğiz. Bu normal bir eleştiridir ve muhalefetin görevidir. Yapıcı eleştiriler getirmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Türkiye’deki siyasi ortam malasef uzlaşı üzerine değil uzlaşmama üzerine olduğu için bu tür sorunlar çıkıyıor.
 
MOCCA: Son dönemde Türkiye-Almanya siyasi ilişkilerinde yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz? 1915 olaylarını parlementonun soykırım olarak tanımlaması, 15 Temmuz kalkışmasından sonra FETÖ üyelerinin Almanya’ya ilticalarının söz konusu olması, yapılan protestolara Almanya devletinin gösterdiği tepki, Türkiye’de yakalama kararı bulunan Can Dündar’a pasaport verilmesi, HDP tutuklamaları sonrası Almanya hükümeti tarafından yapılan açıklamalar vs.
 
Kenan KOLAT: Soykırım iddiasıyla ilgili parlemento kararı tamamen yanlıştır. Parlementonun bu şekilde bir karar alması gerek Türkiye gerek buradaki Türk toplumuna yapılmış bir harekettir. Bunun yanlış olduğunu defalarca ifade ettik. Türk toplumunun buna şiddetle karşı olduğunu da söyledik.

15 Temmuz olayında Almanya’nın daha çok Türkiye’nin yanında olmasını isterdik. Ben, Dışileri Bakanı Sigmar Gabriel’in hemen Türkiye’ye gitmesini isterdim. Bunu kendilerine de ifade ettim. O eleştiriyi de kabul ettiklerini açıkladılar. Bu hatayı açık ve net olarak gördüler.

Can Dündar ile ilgili dava sürmektedir. Konuyu casusluk olarak nitelemek ne ölçüde doğru olur, bilmiyorum. Avrupa’da da bu tür tartışmalar olmaktadır. Ama Can Dündar’ın söylediği şeylerin doğru olduğu artık hükümet tarafından da kabul edilmiştir. Çok tartışmalı ve nazik bir konudur. Ayrıca Türkiye’de hükümetin Suriye politikasının yanlışlığını çok iyi ortaya koyan bir şeydir. Almanya’da parlementoda Parlamentarisches Kontrollgremium (PKG) adı altında bir komisyon vardır. Bu tür gizli bilgiler orada gizli kalmak kaydıyla konuşulmaktadır. Almanya’da muhalefet mutlaka bu tür konularda üst düzeyde bilgilendiriliyor. Türkiye hükümetinin de Suriye konusunda kamuoyuna gizli ancak muhalefeti de içine alan ulusal politika oluşturması gerekiyordu. Devlet içerisinde gizli kalması gereken konular mutlaka olabilir ama bunlar devletin yasa dışı işler yapmasını mazur göstermez. Almanya’da bu olay devlet sırrının açıklanması olarak değerlendirilmiyor. Muhalif bir gazeteciye gazetecilik yaptırılmadığı şeklinde değerlendiriyor. Bu da Cumhurbaşkanımızın Almanya’ya karşı sert söylemlerine Almanya’nın cevap verme şeklidir.
HDP’nin politikalarını eleştiren birisi olarak, HDP’li milletvekillerinin içeri alınma şeklini de yanlış buluyorum. Bir milletvekilinin gidip bir teröristin cenazesine katılmasını da çok yanlış buluyorum. Kabul edilmez bir şey. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Bu hükümet PKK ile görüşmeler yaptı, bu adamların üzerine gitmeyin diye yazılan resmi yazılar var. O zaman bunların hepsini hapse atmamız gerekiyor. Belli bir dönem söylenen lafların daha sonradan suç olarak isnat edilmesi çok yanlış. Eğer bir milletvekili silahlı bir eylemi açıkça desteklemişse, fiili olarak arabasında silah taşımışsa, onun propagandasını doğrudan yapmışsa cezalandırılmalıdır. Teröre destek olamaz, bunun tartışması bile olamaz. Ancak bu da belli bir süreçle işler. Dava açılır, mahkeme görülür, dava sonuçlanır, milletvekilliği düşürülür, hapse atılır. Aynı şekilde AK Parti içerisinde de bu gibi eylemlere katılmış insanlar varsa onlara da aynı uygulamalar yapılır. Mutlaka teröre karşı tavır alacağız, şiddetle karşı duracağız, terörü hiçbir zaman güncel yaşamımıza sokmayacağız, ama Kürt sorunu bu şekilde çözülmez. Çözüme ulaşmak için daha önce yakalanmış olan, benim de o zamanlar çok olumlu bulduğum uzlaşı ortamının yeniden oluşturulması gerekiyor. Bu ortamı tekrardan yaratmak zorundayız.
 
MOCCA: Türkiye’deki bu sıkıntıların sebeplerinden bir tanesi de Türkiye’nin belini doğrultmasını istemeyen ülkeler olabilir mi?
 
Kenan KOLAT: Bulanık suda avlanmak isteyenler her zaman olacaktır. Ancak ben içinde yaşadığımız Almanya devletinin Türkiye’yi zayıf düşürmek için bir politika izlediği kanaatinde değilim. Türkiye büyük bir ülkedir. Türkiye kendine güvenirse, kendi toplumunda uzlaşmayı sağlayabilirse daha da büyüyecektir. Bu uzlaşma ortak akılla sağlanabilir, benim dediğim doğru senin dediğin yanlış anlayışıyla sağlanamaz. Eğer bu ortam yakalanırsa Türkiye’de ne dış gücün ne de başka bir şeyin önemi olmaz. Bunu yapmak için, bölmemek, dışlamamak, hor görmemek, aşağılamamak, farklılaştırmamak gerekiyor. Türkiye’nin en büyük eksikliği toplumsal bütünlüktür. Üst aklı yenmenin yolu ortak aklı bulmaktan geçiyor. Türkiye’nin ortak akla ihtiyacı var. Türkiye’de parlemento içinde ve dışında tüm siyasi yapıları bir araya getirecek bir yapı olmalıdır. Bunu başarabilirsek Türkiye’de iyi bi noktaya gelebiliriz. Ben herşeye rağmen Türkiye’den umutsuz değillim.
 
 
Rüportaj: Rüştü Kam
Düzenleme:Niğmet Balcı
Tashih:Zülfikar Kam
Mocca sayı:28

ha-ber.com

 

''İlmihâl Dindarlığının İmkânı Üzerine''

İlmihâl Dindarlığının İmkânı Üzerine
 
Mocca: Müslümanlar dini yaşamlarını Kur’an’a göre mi şekillendiriyorlar?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: Müslümanlar yaklaşık 15. yüzyıldan sonra Kuran merkezli dini yaşamlarını ilmihal kitaplarına göre şekillendirmeye başladılar. Sonuçta başucu kitapları Kuran yerine ilmihal kitapları oldu ve Kuran unutuldu. İlmihal bilgilerinin kaynağı Kuran olmaktan uzak olduğundan sanki ilmihal eksenli yeni bir din oluştu. Bütün İslam aleminde bu anlayış yaygın hale geldi. İndirilen dinden uydurulan dine doğru bir kayma başladı. Böylece Kuran rafa kaldırıldı.
Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu Otto Yayınlarından çıkan İslami İlimlerde Metod Sorunu adlı kitabının 61. sayfasında eleştirel bir yaklaşımla ilmihal kitaplarının farklılığına dikkat çekti. MOCCA Dergisi olarak bu önemli çalışmayı sizlerin istifadesine sunuyoruz. Okuyalım:
Klasik fıkıh literatürünün bir bölümünü oluşturan taharet, namaz, oruç ve hac gibi konuların, başına akaid konularının da eklenmesiyle, bağımsız eserler hâlinde ortaya çıkışının tarihi bizde 15. yüzyıla kadar geri götürülmektedir.(1) Halk arasında ‘Namaz Hocası’ veya ‘İlmihal’ olarak bilinen bu tür eserler, sözlü kültür yanında, halkımızın temel dini bilgilerinin başlıca kaynağını teşkil etmektedir. Bu bakımdan ülkemiz insanının din konusundaki bilgilerinin büyük ölçüde namaz hocaları veya ilmihaller tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür. Bu kadar etkili olmalarına rağmen, bu tür eserlerin bilimsel değeri üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Bunların sunduğu bilgilerin ne derece sağlıklı ve yeterli olduğu meselesi bir yana, bu bilgilerin ne tür bir dindarlığa yol açtığı üzerinde ise, neredeyse hiç durulmamıştır. Halbuki milyonlarca insanın dine dair bilgilenme sürecinde muhtemelen okuyup okuyacağı yegane kaynak konumundaki bu tür eserlerin, devamlı surette gözden geçirilmesi ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerekli değişikliklerin yapılması, ihmale gelmeyecek kadar önemi haiz bir meseledir. Konunun böylesine kapsamlı bir biçimde ele alınmasının çok yönlü bir incelemeyi gerektireceği aşikardır. Dolayısıyla, bu sınırlı incelemede cevabı aranması gereken en önemli soru, kanaatimizce, ilmihallerin bir dindarlık tasavvuruna sahip olup olmadığı, sahip ise, bunun ne tür bir dindarlık tasavvuru olduğudur. (2)
İlmihallerin konumuz açısından dikkat çeken ortak özelliklerine işaret ederek incelememize başlayabiliriz. Bu özelliklerin başında “İslam’ın şartı beştir” anlayışının belirleyiciliği gelmektedir. Zira ilmihallerin neredeyse tamamı, “İslam’ın şartı beştir” anlayışını merkeze almış durumdadır. Bu ilmihaller, iman, namaz, oruç, hac ve zekattan oluşan İslam’ın beş şartı (?) dışında bazı konulara da yer vermiş olsalar da, bunların, ilmihallerin temel ilgi alanını oluşturduklarını söylemek mümkün değildir. Bu durum karşısında, İslam’ın kuşattığı alanlarla mukayese edildiğinde “İslamın şartı beştir” anlayışının, İslam’ı son derece dar bir alana hapsettiği açıkça görülmektedir. Bu ise, ilmihallerin dindarlığı dar bir alana sıkıştırarak ‘daraltılmış’ bir dindarlık önerdiği şeklinde yorumlanabilecek bir durumdur.
 
Mocca: Sayın Kırbaşoğlu bazı kavramlar kullanıyorsunuz, alışageldiğimiz kavramlar değil bunlar. Mesela;  Daraltılmış Dindarlık, daraltılmış Kulluk, Derinliksiz Dindarlık, Şekilci- mekanik Dindarlık diyorsunuz, Anakronik Dindarlık, bu kavramları nasıl anlayacağız, ne demektir daraltılımış dindarlık?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: Daraltılmış Dindarlık, Müslümanın bilmesi, inanması ve yapması-yapmaması gereken hususları, yani İslam’ı bu beş hususa hasretmek, son derece yanlış ve yanlış olduğu kadar, vahim sonuçlar doğurabilecek bir anlayıştır. Zira İslam, kesinlikle bu beş husustan ibaret değildir.(3) Yusuf Ziya Yörükan’ın da dediği gibi, İslam binasının ilkeleri yalnız bunlar değildir.
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın birçok buyrukları vardır. ( … ) Bu hadiste gösterilen dört ibadet [namaz, oruç, zekat, hac] emrinden yalnız namaz emri ilk emirlerdendir. Oruç emri Medine’de gelmiştir. Milleti savunma [cihad] emri dahi zekat ve hac emirlerinden önce gelmiştir. Batıl adetleri terk etmek, hurafelerle mücadele etmek, taassubu kaldırmak emirleri de Mekke’de ilk zamanlarda gelen emirlerdendir. Şüphe yok ki bunların Kur’an’da ötekilerden önce gelmesinin bir sebebi ve manası vardır. Kaldı ki Müslümanlık bir bütündür, yalnız ibadetlere dair olanları alıp, diğerlerini bırakmak olmaz [vurgu bize ait, M.H.K.]. Şu halde, Peygamber’in bu dördünü diğerlerinden ayırması, ibadetlerin imanı kuvvetlendirmekte ve ahlakı yükseltmekteki tesirini göstermek maksadını güder. Nitekim ötekilerini de diğer hadislerde aynı suretle bildirmiş bulunuyor. Peygamber diyor ki: ‘İslam, insanların senin dilinden ve elinden emin olmalarıdır.’ Diğer bir hadiste de, ‘İslam kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmenizdir.’ deniliyor.(4)
Kaldı ki, İslam’ın, kendisine gönül veren müminlerine yönelik taleplerinin, sadece İslam’ın şartının beş olduğu anlayışında ifadesini bulan hususlardan ibaret olduğunu ileri sürmenin, tabir caizse, İslam’ı adeta kuşa çevirmek anlamına gelebileceği de sağduyu sahiplerinin dikkatlerinden kaçmayacaktır.
İlmihallerin öngördüğü din(darlık) anlayışının dinin alanını nasıl daralttığını daha net görebilmek için, İslami öğretiler manzumesinin bir şema halinde gösterilmesi oldukça aydınlatıcı olacaktır.
1: Metafizik ilkeler alanı (Allah, ahiret, nübüvvet, evrenin, hayatın, insanın anlamı)
2: Ahlâki ilkeler alanı (adalet, eşitlik, kardeşlik, yardımlaşma, iyiliği emretmek, kötülükle mücadele etmek)
3: Ritüeller alanı (namaz, oruç, hac, kurban)
4: Normatif düzenlemeler alanı (cemiyet, hukuk, siyaset ve ekonomi alanı)
Şemada konuların sıralanışı, aynı zamanda önem sırasını da göstermektedir. Buna göre, ilmihallerin 3. sırada yer alan konuları ön plana çıkaran, 2. ve 4. sıradaki konuları ikinci planda gören bir yaklaşım içerisinde oldukları rahatlıkla söylenebilir. Bu hususu, ilmihallerin ele aldıkları konulara ne kadar yer ayırdıklarına baktığımızda da kolayca görmek mümkündür. Burada bir örnek olarak Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’ndeki konuların yoğunluk oranlarına bakmak yeterli olacaktır. Bu ilmihalde belli başlı konulara ayrılan sayfa sayısını şöyle gösterebiliriz (Timaş Yayınları, İstanbul 1995): Namaz 250/ Oruç 50 / Zekat 50/ Hacc 35 / Kurban 15/ Kerahet-İstihsan 30 / Ahlak 30 / Siyer 60 / Toplam =520
Doğrudan İslami öğretiyle ilgili görünmeyen siyer kısmı dışta bırakılacak olursa, toplam 460 sayfanın 400 sayfasının namaz, oruç, zekat, hac ve kurbana ayrıldığı halde, ahlaka ve davranışlarla ilgili kurallara sadece 60 sayfa ayrılmış olması, tespitimizin doğruluğunu gözler önüne sermektedir. Bu tespitin, hemen bütün ilmihaller için geçerli bir tespit olduğunu burada hatırlatmakta yarar vardır. Ortadaki bu durum, söz konusu daraltılmış din anlayışının, aynı zamanda, İslami öğretinin önemli yönlerinin cılız kaldığı, “zayıflatılmış bir din anlayışı” şeklinde de nitelendirilebileceğini göstermektedir.
 
Daraltılmış Kulluk
Allah’a teslim olmak anlamına da gelen İslam’ın, Allah’ın isteklerine boyun eğip, O’na itaat etmek şeklinde özetlenmesi mümkündür. Kur’an-ı Kerim, insan ile Allah arasındaki bu ilişkiyi, ilk muhataplarının anlayacağı bir dille ‘ubudiyye-‘ibade(t) (kulluk) benzetmesiyle ifade etmiş olup, Allah’ın Müslümanlara yönelik talepleri ise, bireysel, toplumsal ve evrensel boyutları olan taleplerdir. Böyle olunca da, ‘ibadet’in, her konuda Allah’a itaat etmek anlamına geleceği de açıktır.(5) Mantıken de, Allah’a kulluk etmek ve O’nun isteklerini yerine getirmek anlamına gelen ‘ibadet’in, İslami öğretinin bütün alanlarını kapsaması gerektiğini anlamak zor olmasa gerektir. Ama buna mukabil, bütün ilmihallerin, İslam düşüncesinin hemen her alanında da görüldüğü üzere, ibadet kavramını da bir tür anlam daralmasına maruz bıraktıklarını görmekteyiz. Zira ilmihaller, neredeyse ittifakla, ibadeti; namaz, oruç, zekat, hac, kurban, Kur’an okuma vb. birtakım ritüellerle sınırlandırmış durumdadır. Halbuki bunlar, zekat hariç yukarıdaki şemada 3 no’lu alanda yer alan hususlardan ibarettir ki, sadece bunların ifasına ‘ibadet’ adını verip de, diğer üç alanı dışarıda bırakmak, hem kelimenin Arap dilindeki anlamına, hem de Kur’an’ın bu kavramı kullanışındaki kapsayıcılığa aykırı bir tasarruftur. Bu yanlış anlayış yüzündendir ki, aslında fenomenolojik olarak insanın iman ve salih amele yönelmesini sağlamak amacıyla vazedilmiş olan bu ritüeller, ibadet kapsamında değerlendirildiği halde, asıl amaç olan, her türüyle ‘salih amel’i ibadet kapsamı dışında mütalaa etmenin izahı mümkün değildir. İslam geleneğinde egemen olan bu yanlış ve eksik ibadet anlayışının, İslami öğretinin sınırlı bir alanını ibadet olarak telakki edip, geniş ve son derece önemli pek çok alanı ibadet kapsamı dışında bırakmakla sonuçlanacağı açık; bunun Allah’ın istediği ibadet (kulluk) olamayacağı ise ortadadır. Sanırız bugün ülkemizde de İslam dünyasının diğer bölgelerinde de, Müslümanların içinde bulundukları durumun bir bütün olarak İslami öğretiyi içeren ‘ibadet’ kavramının bazı ritüellere indirgenmesiyle ilgili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böylesi daraltılmış bir kulluk/ibadet anlayışına dayalı bir dindarlığın, İslam’ın hedeflediği bir dindarlık olamayacağını söylemeye bile gerek yoktur.
 
Derinliksiz Dindarlık
Dinin, özünde Allah ile insan arasında gerçekleşen derinlikli bir iç tecrübe olarak nitelendirilmesi de mümkündür. Ne var ki, ilmihallerin böylesi derin bir dindarlık vurgusuna sahip olmadıkları da gözden kaçmamaktadır. Aslında, zaten alanı daraltılmış bir ibadet/kulluk anlayışının, derinlik (deruni) boyutunun da ihmal edilmesiyle, artık bir ‘dindarlık’tan bahsedilip bahsedilemeyeceği bile tartışmalı bir hal almaktadır. Hele Kur’an’ın, kulluk bilincinin tezahürleri olan namaz, oruç, zekat, hac vb.den ziyade, bizatihi bu bilince ve onun derinleştirilmesine yönelik sık ve ısrarlı vurgularıyla mukayese edildiğinde, ilmihallerin ‘öz’ün önemini yeterince kavrayamadıkları sonucuna varmak kaçınılmaz olmaktadır.(6) Bu açıdan, ilmihallerin arz ettiği eksiklikleri daha yakından görebilmek için, en azından namaz, abdest, oruç, hac vb. ritüellerin klasik tasavvuf literatüründeki ve bazı çağdaş eserlerdeki ele alınış biçimlerine bakmak ve ilmihallerle bir mukayese yapmak yeterli olacaktır.(7)
 
Şekilci-Mekanik Dindarlık
Dinin bu ‘derin bilinç’ boyutunun ihmalinin, şekilci ve mekanik bir dindarlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır. Aslında bu açıdan bakıldığında, önceki dinlerin başına gelenler İslami öğretinin de başına gelmiş ve tasavvuf ehlinin, fukaha/ulemaya yönelik ‘zahir ehli’ eleştirisini haklı çıkarırcasına, formalite ve şekilcilik, oldukça erken dönemlerde zuhur edip yayılmış ve varlığını bugüne kadar etkili bir biçimde sürdürmeye devam etmiştir. İlmihaller de işte bu olumsuz gelişmenin pek çok ürünlerinden birisi olarak önümüzde durmaktadır. Zira mevcut ilmihallerin hemen hepsi, aslında ortaçağda yazılmış fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinin çevirisine dayalı derlemeler olduğundan, aynı zamanda ortaçağ düşünce ve yaklaşımlarını da temsil ettiklerini söylemek yanlış olmasa gerektir.
Burada ilmihallerin sergilediği şekilcilik örneklerini tek tek saymak mümkün değildir; zira bu takdirde neredeyse ilmihallerin büyük bir kısmını aktarmak gerekecektir.(8) Bunu yapmak yerine, ilmihallerde namaz, abdest, sular, oruç, zekat, hac vb. konular şekle ilişkin detayların, çok büyük bir kısmına, ne Kuran’da ne de zayıf ve uydurmaları dahil hadis rivayetlerinde rastlandığını dikkatlere sunmak yeterli olacaktır. Bunun anlamı ise, ilmihallerin verdikleri bu muazzam detayların büyük bir kısmının Hz. Peygamber ve ashabınca bilinen şeyler olmadığıdır. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur: Bu kılı kırk yaran detayları bilmeden de, Hz. Peygamber ve ashabı birtakım kulluk görevlerini rahatlıkla yerine getirebildiklerine göre, bugün Müslümanları bunlarla mükellef tutmanın gereği ve yararı nedir? Bizce bu sorunun cevabı da, üzerinde uzun uzun durmayı gerektiren çok önemli bir meseleyle karşı karşıya bulunduğumuzu gözler önüne serecektir.
 
Anakronik Dindarlık
İlmihallerin, kullanılan dil, kavramsal çerçeve ve verilen örnekler açısından, keza zihniyet ve bakış açıları bakımından bugüne ait olmadıkları hemen ilk bakışta göze çarpmaktadır. Mesela bugün için hiçbir anlamı olmayan ‘köleler’le ilgili pek çok hükme ilmihallerde yer verilmesi, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.(9) Keza savaşlarla alınmış bir beldede hatibin sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbe okuması gerektiği (Bilmen, s. 158) seferilikten söz ederken, yelkenli gemilerle seyahatten, kafile halinde develerle yolculuktan dem vurulması (s. 166), ancak ana dili Arapça olanlar için anlamlı olan ‘zelletu’l-kari’ konuları (s. 206, vd. 209, vd.), mescit lambalarında kirli yağ kullanmaktan (s. 233) yeni fethedilen bir yerdeki gayr-i müslim kabirlerini açmaktan (s. 255), kadının evinde oturup dışarı çıkmamakla yükümlü olduğundan (s. 268) rü’yet-i hilal konusunda iki kadının şahitliğinin ancak bir erkeğinkine denk olduğundan (s. 269), fakire kefaret olarak “boylu bir entari, kısa bir gömlek veya yalnız bir don” verilebileceğinden (s. 292), devletin amil, aşir, sai denilen zekat toplama memurlarının bulunduğundan (?) (s. 319), zekat ve sadaka-i fıtır vb. konuları ilgilendiren ölçülerle ilgili olarak, ortaçağa ait uzunluk, ağırlık, hacim ölçülerinden -mesela, arşın, fersah, mil, dirhem, sa’, vesk, rıtl, ok atımı mesafesi, yaya yürüyüşü- bahsedilmesi, burada örnek verilebilir. Benzer şekilde, fitre sadakasında, buğday, arpa, hurma ve kuru üzümün değişmez ölçüler olduğu (10) iddiasına da bu çerçevede yer verilebilir.
Yine bugünkü Irak topraklarının ‘haraç arazisi’ olduğundan dem vurulması (s. 334), Hz. Peygamber soyundan gelenlere ‘hazinedeki’ (?) ‘ganimet’ (?) paylarından verileceği (s. 341), hacı adayının beraberinde Mekke’ye kurbanlık götürmesi (s. 368, 369), en faziletli kazanç yolunun önce cihad, sonra sırayla, ticaret, ziraat ve sanat şeklinde belirlenmesi (s. 417, 418), ihtikardan [karaborsacılık] söz edilebilmesi için malların asgari kırk gün depolanması gerektiği (s. 420), borçlanma konusuna örnek olarak buğday, arpa, yumurta ve ceviz borçlanılmasından dem vurulması (s. 422), ameliyat amacıyla hastaya, onun aklını giderecek (?) temiz bir ilaç içirilmesinde [narkoz] bir ‘sakınca görülmemesi’ (?) (s. 426), erkeklerin etekli elbise giymesi ve elbiselerinin eteklerinin, bacaklarının yarısına kadar uzatılabileceği (s. 428), pek yüksek binalar yaptırmanın ‘mekruh’ olduğu (s. 429), oyun ve eğlence denilen birtakım zararlı ve ‘faydasız’ eğlencelerin caiz olmadığı, yararlı eğlencelerin ise kişinin ailesiyle eğlenmesi, atını eğitmesi ve ok yarışı olduğu ve at terbiye edip, silah eğitimi görmenin fazileti (s. 433), tavla, satranç gibi oyunların harama yakın mekruh olduğu, zira bunların zaman kaybına sebep ve kumara itici olduğu (s. 433-434), ameliyatların bazı zaruretlere binaen ‘caiz’ olduğu (?) (s. 435), on üç yaşına giren çocukları namaz kılmazlarsa dövmek, on altı yaşına giren çocukları da evlendirmek gerektiği (s. 444), kadının kocasının dine uygun ’emirlerini’ tutması gerektiği (s. 444) gibi hususlar da burada zikredilebilir.
Bu ve benzeri örnekler, ilmihallerin bize bir gelecek perspektifi sunmak şöyle dursun, bugünün ihtiyaçlarına bile cevap vermekten uzak olduğunu, hatta daha da vahimi, adeta bizi asırlar öncesine sürüklediğini açıkça gözler önüne sermektedir. Okuyucusunun zihnini ve bakışlarını geçmişe, asırlar öncesine çeviren ilmihallerin sunacağı dindarlık anlayışının bugüne ait bir dindarlık olamayacağı aşikardır.
Çağın gerçeklikleriyle ilgisi olmayan bu gibi hususlara ilmihallerde bol bol yer verilmiş olması, tekrar ifade edelim ki, bu ilmihallerin aslında ortaçağ toplumsal şart ve ihtiyaçlarına göre yazılmış olan Arapça fıkıh kitaplarının, bugünün şartlarına uyarlanmaksızın, aynen Türkçe’ye tercüme edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa aklı başında hiçbir kimsenin, yukarıdaki örnekleri, ciddiye alarak ve hiçbir rahatsızlık duymadan 21. yüzyıl insanına sunması mümkün değildir. Bu bakımdan çağdaş insana, çağdaş bir dille ve çağdaş duruma ait örneklerle Müslümanları geçmişten bu çağa getirecek, hatta gelecekteki muhtemel gelişmeler konusunda da onları techiz edecek ilmihallere ihtiyaç olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.


 
Mocca: Eksik ve yanlış bilgiler üzerine sağlıklı bir dindarlık bina etmek mümkün müdür?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: Eksik ve yanlış bilgi, eksik ve yanlış bir dindarlık doğurur. Eksik ve yanlış bilgiler üzerine sağlıklı bir dindarlık bina etmek mümkün değildir. Ne yazık ki, mevcut ilmihallerin yapmaya çalıştığı şey, bundan pek de farklı değildir. Bunu da fazla garipsememek gerekir, zira biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu ilmihaller çağdaş durumların esas alındığı ve bilimsel araştırmalardan beslenen eserler olmayıp, ortaçağa ait fıkıh kitaplarının aynen tercümesinden, yani bir başka ifadeyle, geçmişte üretilmiş olan yorum ve bilgilerin, hiçbir tenkit süzgecinden geçirilmeksizin bugünün insanına sunulmasından başka bir şey değildir. Nitekim yine Bilmen’in ilmihalinden seçtiğimiz aşağıdaki örnekler, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, detaylara geçmeden önce, bu ilmihalde zikredilen hadis rivayetlerin hiçbirinin, ne kaynağının, ne de isnadının bulunduğuna, birçoğunun araştırıldığında hiçbir hadis kaynağında yerinin tespit edilemediğine dikkat çekmek yerinde olacaktır.(11) Keza müellifin Miraç konusundaki rivayetlerin arzettiği muazzam problemler yumağından(12) habersiz olduğunu gösteren ifadelere de rastlanmaktadır (s. 103). Yine mesela, on yaşına geldiğinde namaz kılmayan veya Ramazanda oruç tutmayan çocuğa, üç tokattan ziyade olmamak üzere, velisi tarafından hafifçe elle vurulması veya dövülmesi gerektiğine dair iddianın (s. 104, 282, 444) dayanağı olan hadis rivayetlerinin sıhhati araştırılmamış ve tabiatıyla problemli bir rivayet olduğu(13) gözden kaçmıştır.
Gelelim detaylı örneklere: Kadınların imama uymasının sahih olabilmesi için, imamın kadınlara imamlık yapmaya niyet etmesinin zorunlu olduğu ifade edilmiştir ki (s. 118), bunun şer’i bir delili mevcut değildir. Namazların sünnetlerinin -doğrusu nafilelerin- hak görülmemesinin, boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesinin ‘küfür’ olduğu iddiası da (s. 129) ağır bir hüküm olup, bu konuda yeterli inceleme yapılmadan, eski kitaplara uyularak olduğu gibi aktarılmıştır. Kadınların cemaatle kılınan namazlara katılmalarının “kerahatten sayıldığı” iddiası (s. 147) birtakım rivayetlerle desteklenmeye çalışılırken, asr-ı saadetteki uygulamaların bu iddiayı nakzettiği ise, nasılsa dikkatlerden kaçmıştır. Buna bağlı olarak, sabah namazının iki rekat farzı için kametin sadece erkeklere mahsus olmak üzere getirileceği iddiasının da (s. 148) neye dayandığı meçhuldür. Namazların cemaatle kılınışına dair verilen bilgilerin bir kısmının doğruluğu şüpheli, bir kısmı ise, o konudaki farklı uygulamalar içerisinden sadece belli tercihleri yansıttığı halde -mesela cemaatle kılınan namazda Fatiha suresinin sonunda amin’in gizlice söylenmesi gerektiği (s. 153) gibi- bunların toptan “Peygamber efendimizden şüphe götürmeyen bir rivayetle sabit olmuş ve zamanımıza kadar geçen yıllarda bütün ümmetin ittifakı ile kararlaştırılmıştır.” şeklinde mutlaklaştırılması (s. 154) da, rivayetler konusunda yeterli araştırmanın yapılmadığının açık bir göstergesidir. Hele Hz. Peygamber’in teravih namazını yirmi rekat olarak kıldıkları iddiası (s. 164) hiçbir delile dayanmayan, dolayısıyla, tarihi gerçeklere aykırı bir iddiadır. Arafat ve Müzdelife dışında, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılınmasının caiz olmadığı iddiası da, Hanefi fıkıh kitaplarındaki bir hükmün, doğru olup olmadığı araştırılmaksızın, aynen tekrarlanmasından kaynaklanmaktadır (s. 170). Halbuki araştırıldığında, diğer mezheplerde olduğu gibi, Hanefilerin de gerektiğinde namazları bu şekilde birleştirerek kılmanın mümkün olduğu kolayca görülmektedir.(14) Kişinin uyuyakalmak, unutmak veya dalgınlık dolayısıyla kılamadığı sayılı namazlar dışında, aylar, hatta yıllar boyunca kılmadığı geçmiş namazların kaza edilmesi gerektiği iddiası da (s. 172, vd.) sağlam bir delile dayanmayan, üstelik Hz. Peygamber dönemindeki uygulamaya da ters bir iddiadır. Bilhassa, on dört secde ayetini bir mecliste okuyup, her biri için ayrı ayrı secde yapan, ardından da hepsine birden on dört secde yapan kimsenin, dünya ve ahiret işlerinde, Allah’ın kendisini üzüntü ve kederden koruyacağına dair, kaynağı meçhul bir rivayetten bahsedilmesi ve bu rivayetin güvenilirliğinde hiçbir kuşku yokmuşçasına, herhangi bir araştırma ve incelemeye gerek görülmeksizin okuyucuya sunulması da (s. 193) kanaatimizce son derece yanlıştır. Aynı şekilde, sağlam hiçbir rivayete dayanmayan, “Kandil gecelerinin ve bu gecelerde yapılacak ibadetlerin faziletine” dair görüş ve kanaatler de (s. 196-197) yanlış bir dindarlık anlayışının doğmasına yol açmaktadır. Halbuki klasik dönem ulemasının, bu konudaki rivayetlerin son derece güvenilmez olduğunu ortaya koyan eserlerine(15) vakıf olunsaydı, bu gibi bir yanlışın ortaya çıkmasına fırsat verilmezdi. Benzer şekilde, istihareden sonra rüyada beyaz ve yeşil görülmesinin hayra, siyah ve kırmızı görülmesinin ise şerre işaret olduğu iddiası da (s. 199), ‘mushafa bakma’nın bir ibadet olduğu iddiası da (s. 215) dini bir temelden yoksundur. Kaldı ki, Hz. Peygamber’in, kendi döneminde olmayan bir mushafın faziletinden söz etmesi de mümkün olmasa gerektir. Iskat-ı salât denilen uygulamanın da dinde hiçbir temeli olmadığı halde, uzun uzun nasıl yapılacağı anlatılmıştır (s. 227-230). Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, semaya kadar olan üst tarafının da mescid hükmünde olduğu, onun için mescidlerde yapılması mekruh ve yasak olan şeylerin, bunların üstlerinde de mekruh olduğu iddiası (s. 230), hem temelsiz, hem de mantıksızdır. Aynı şekilde, en faziletli mescid sıralamasında Kabe, Mescid-i Nebevi ve Beytu’I-Makdis’den sonra, sırasıyla en eski mescidlerin, daha sonra da en büyük mescidlerin geldiğine dair ifade de (s. 231) dini temellerden yoksundur. Hele hele recm ve irtidaddan dolayı verilen ölüm cezasının kesin dini temelleri varmışçasına,(16) taşlanarak öldürülenin cenaze namazının kılınıp kılınılmayacağının tartışılması (s. 245) ve mürtedin cenaze namazının kılınmayıp, cesedinin boş bir arazideki çukura gömüleceği iddiası (s. 246) da öncekilerden farksızdır. Bugün de uygulanmakta olan şekliyle “ölülere telkin verme”nin (s. 249) de hiçbir sağlam dini dayanağı yoktur.(17) Ölünün yakınlarının ilk hafta içinde fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalarının Sünnet olduğu iddiası da (s. 253) asılsızdır. Ölülere Yasin suresi okunmasının sevap olduğu iddiası da (s. 254) temelsizdir.(18) Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma ve zatülcenb hastalıklarından birisiyle veya akrep sokması ile ölen, nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya Cuma gecesinde ölen kimselerle; sevabını Allah’tan bekleyen müezzinin ve doğru alışveriş yapan Müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için, hak üzere bir çalışma sonunda ölenin ‘şehid’ sayılacağı iddiası da (s. 257) son derece çürük rivayetlere ve zorlama te’villere dayalı bir iddiadan başka bir şey değildir. Uyku halinde bir şey yiyip içme’nin orucu bozacağı görüşü ise (s. 276) İslam’ın mükellefiyet anlayışıyla uyuşmayan bir görüştür.(19) Benzer bir durum, oruçlunun vücuduna saplanıp kaybolan odun ve demir benzeri bir şeyin, orucu bozacağı iddiası (s. 279) için de söz konusudur. Ramazan orucunu bozanın peşpeşe iki ay (altmış gün) oruç tutması gerektiği görüşü de (s. 282, 290-291) doğruluğu yeterince araştırılmadan verilmiş acele bir hükümdür.(20) “Allah için bir gün oruç tutayım” diyeceği yerde yanılarak “Bir ay oruç tutayım” diyen bir kimsenin, bir ay oruç tutması gerektiği şeklindeki görüşün (s. 306) de, İslam’ın mükellefiyet anlayışıyla bağdaşıp bağdaşmadığı oldukça tartışmalıdır. Kurban sahibinin elinin hayvanı kesenin eli üzerinde olduğu bir durumda, her ikisinin de besmele çekmesi gerektiği, birisinin bile besmeleyi terk etmesi durumunda, hayvanın etinin yenmeyeceği hükmü (s. 392) incelemeden verilmiş acele bir hükümdür; zira yenmesi yasak olan, Allah’tan başkası -mesela putlar- adına kesilen kurbanlardır. Besmele çekilmemesi ise, onun Allah’tan başkası adına kesildiğini göstermez. Kaldı ki, bir başka yerde, besmele çekip çekmediği belli olmayan Ehl-i Kitaptan birinin kestiğini yemenin caiz olduğunu söyleyip de (s. 399), yine besmele çekmeyi terk eden bir Müslümanın kestiğinin yenmeyeceğini söylemenin açık bir çelişki olduğuna da bu vesileyle işaret etmek gerekir. Aynı çelişki, besmelenin kasden terk edilmesi durumunda avın etinin yenmeyeceği, hatta haram olduğu yönündeki hükümde de (s. 401) söz konusudur. Halbuki müellifin de işaret ettiği, besmeleyi şart görmeyen İmam Şafi’i’nin, bugünün şart ve ihtiyaçları bakımından rahatlatıcı olan görüşünün esas alınması daha isabetli olurdu.
Yüce Allah’ın kitapları ve peygamberleri yanında, ‘velilerinin’ de kudsiyet kazandığını söylemenin (s. 410) dini bir temele dayanması şöyle dursun, bu, İslam’a taban tabana zıt inanç ve uygulamalara davetiye çıkarmak anlamına gelecektir. Öte yandan, abdestsiz Kur’an okuyabilmek ve mushafı abdestsiz ele almakla ilgili olarak, bunun caiz olabileceği yönünde de görüşler varken, aksi yöndeki görüşleri esas almak da (s. 411) bugünün şart ve ihtiyaçları yönünden insanların Kur’an ile olan bağlarını zayıflatıcı bir işlev görmektedir. Keza bir suyun temiz olmadığını, fasık veya gayri müslimin haber vermesi halinde, bu bilgiye itibar edilmeyeceğini söyleyip (s. 413), birkaç paragraf sonra, aynı fasık ve gayri müslimin sözlerinin alım-satım ve benzeri muamelelerde geçerli sayılması da (s. 413) açık bir çelişkidir. Kur’an’ın belli bir bağlamda ve belli tarihsel şartları gözeterek, vadeli borçlanmalara ilişkin muamelelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olduğu yolundaki hükmü, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin, nikah şahitliğine de teşmil edilmiştir (s. 413) ki, bu hükmün bugünün şartlarında geçerli olup olamayacağı hiç düşünülmemiş,(21) muhtemelen bu konuda klasik fıkıh kitaplarının körü körüne taklidiyle yetinilmiştir.
Bir doktorun tedavi edeceği bir hanımın herhangi bir organına zaruret miktarı bakabileceği, fakat onun tedavisini bir kadına öğreterek ona yaptırmasının daha uygun olacağı hükmü de (s. 417) bugünün şartlarında pek pratik görünmemektedir. Yeme-içme konusunda, insanın kuvvetlenmek için doyuncaya kadar yiyip içebileceği, bundan fazla yemenin ise haram olduğu hükmü (s. 427) şer’i dayanaktan yoksun, çok da sert bir hükümdür. Yemeğe tuzla başlayıp, tuzla bitirmenin ‘Sünnet’ olduğu iddiası da (s. 428) tamamen temelsiz bir iddiadır.(22) Aile planlaması ve gebeliği önleyici tedbirler alma konusunda takınılan olumsuz tavır da, konunun iyice incelenmemiş olmasından ve bu uygulamaların mutlaka Müslümanların nüfusunu azaltma gibi olumsuz bir amaca hizmet edeceği varsayımından kaynaklanmaktadır (s. 434). Ölen bir kadının rahminde canlı bir bebek bulunduğu takdirde, bu bebeği kurtarmak için kadının karnını sol taraftan yarmak gerektiği hususu ise (s. 435) ilmihalden ziyade tıbbın karar vereceği bir konu olsa gerektir.
Aileyle ilgili görevlerden bahsedilirken, kocanın başlıca görevleri arasında, eşiyle güzel geçinmek, onu korumak ve geçimini sağlamaktan dem vurulduğu halde (s. 443) ‘eşini sevmek’ten söz edilmemesi, aynı şekilde kadının kocasını sevmesinden bahsedilmemesi, Hz. Peygamber’in Sünnet’inin yeterince incelenememiş olmasından kaynaklanmış olmalıdır. Keza on altı yaşına giren çocuğun, bir manisi olmadığı takdirde evlendirilmeye çalışılması gerektiği görüşü (s. 444), dinle doğrudan ilgisi olmayan, bugün için ise pek de anlamlı olmayan bir açıklama olarak nitelendirilebilir. İtaat başlığı altında, üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona itaatten bahsedildiği halde, onların İslam’a aykırı uygulama ve emirleri karşısında gösterilmesi gereken tepkiden söz edilmemesi (s. 453), bugün İslam dünyasında sivil muhalefetin ve eleştirel düşüncenin niçin gelişmediği konusunda bizlere ipucu vermektedir.
Öte yandan, peygamberler tarihine tahsis edilen bölümde yer alan birtakım bilgilerin de, araştırma mahsulü olmayıp, geçmiş kaynaklardan aynen derlenmiş bilgiler oldukları görülmektedir (Mesela, s. 476, 477, 478, 479, 480, 485, 486, 492, 496, 497, 498, 506). Bu konuda yeterli araştırma yapılmadan, önceki ulemanın kanaatlerinin aynen sürdürüldüğüne dair tipik bir örnek olması bakımından, Hz. İsa’nın (a.s.) göğe yükseltildiği iddiasını burada zikretmek yerinde olur.(23) Yine sahabe tanımı ve sahabenin tamamının mübarek, mukaddes ve her yönden saygıya değer oldukları yönündeki ifadeler (s. 500) de araştırmaya dayalı olmaktan ziyade, geçmişi toptan tezkiye ve takdis eden bir zihniyetin ürünü olarak görülmelidir. Aynı şekilde ay’ın bölünmesi ve Miraç mucizelerine tahsis edilen bölümde verilen bilgiler, konuyla ilgili rivayetlerin çelişki, problem ve zaafları görmezlikten gelinerek, muhtemelen de böyle bir durumun varlığından habersiz bir şekilde sunulmuştur (s. 504-505) ki, konuyla ilgili araştırmaların sonuçları, burada verilen bilgileri doğrulamak şöyle dursun, sıhhatleri konusunda ortada son derece ciddi kuşkuların bulunduğunu göstermektedir.(24)
 
Mocca: Erkek Egemen ve Yetişkin Merkezli Dindarlık ne demektir?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: İlmihallerin bilgi kaynaklarının ortaçağ fıkıh literatürü olduğu(25) tekrar hatırlanacak olursa, geçmişte ve günümüzde hakim anlayış olan erkek egemen bakış açısının, fıkha, oradan da ilmihallere yansımasını garipsememek gerekir. Halbuki Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in kadın konusundaki bakış açısını yansıtan bazı rivayetlerden yola çıkılarak, tam tersine, kadın-erkek eşitliğini esas alan bir yaklaşımı da savunmanın mümkün, hatta daha isabetli olacağına dair yapılmış pek çok çağdaş araştırma karşısında, ilmihallerin bu açıdan da gözden geçirilmesi cihetine gidileceği yerde, maalesef bu yönde ciddi bir adım henüz atılmış değildir. Cuma namazının ve teşrik tekbirlerinin kadınlar için gerekli görülmemesi (s. 163), asr-ı saadetteki uygulamalar görmezlikten gelinerek, kadın ve çocukların bayram namazlarına katılmalarının teşvik edilmesi şöyle dursun, bunun tamamen sükutla geçiştirilmesi (s. 164), kadının kocasının niyetine göre mukim ve misafir olacağı (s. 169), kocasının izni olmadan, kadının nafile oruç bile tutamayacağından dem vurulurken, aksi durumda kadının izninin gerekli görülmemesi (s. 261), ancak erkeğin, hasta, oruçlu veya hac ve umre için ihramlı olma durumunda karısını nafile oruç tutmaktan menedemeyeceği (s. 262),
Şevval ve Zilhicce hilalleri konusunda iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk olabileceği (s. 269-270), asr-ı saadetteki uygulama tam ters yönde olduğu halde, kadınların kendi evlerinde namaz kılmalarının mescidlerde namaz kılmalarından daha hayırlı olduğu (s. 308) kadının itikafının kocasının iznine bağlı olduğu -ki kocasının da itikaf için karısından izin alması gerektiği akla bile getirilmemektedir- (s. 308), Kur’an’da hacca gitmek için, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın, sadece maddi imkan ve yol güvenliği şart koşulduğu halde, kadının -güvenlik tehlikesinin bulunmadığı durumları da kapsayacak şekilde- mutlak olarak mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı (s. 353), telbiye getirirken seslerini yükseltmemeleri, remel ve hervele gibi bazı uygulamaları yerine getirememeleri sebebiyle kadınların haclarının -akıl ve dinlerinin eksik olduğu iddiasının bir uzantısı olarak- erkeklere kıyasla ‘noksan’ olduğu (s. 378), hac yolunda kocası veya mahremi ölen kadının ‘muhsar’ sayılacağı ve hac yapmayarak ihramdan çıkması gerektiği (s. 381), Müslüman ve Ehl-i Kitaptan olanların “kadın dahi olsalar” (?) kestiklerinin yenebileceği (s. 399), -yine asr-ı saadetteki uygulamaların hilafına olarak- İslam kadınlarının abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili birtakım meseleleri, ya kocaları ve mahremleri aracılığıyla ya da “kocalarının izni ile” ve “arasıra bir ilim meclisine giderek” öğrenmeye çalışabilecekleri, ama kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine katılamayacaklarının ileri sürülmesi(26) (s. 407), ancak kocası bir meseleyi çözemediği veya sorup öğrenmekten çekindiği takdirde, gidip ehlinden sorma hakkının olabileceği (s. 407), yine evlilik konusundaki şahitlikte de iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk sayılacağı (s. 414), kocanın karısına karşı görevleri arasında “zevcesi ile güzel geçinmek” zikredilirken, kadına kocasının dine uygun ’emirlerini’ tutma mükellefiyetinin düşmesi (s. 443-444) gibi hususlar, yukarıda sözü edilen erkek egemen bakış açısının birer yansıması niteliğindedir.
Öte yandan, çocuk ve gençlerden ziyade yetişkinlerin esas alınması, çocuk ve gençlerin, hele kız çocukların ve genç kızların dışlanması, namaz haricinde çocukların camiye sokulmaması yönündeki telkinler (s. 232) çocuğun dayakla namaza ve oruca alıştırılmasının tavsiye edilmesi (s. 282), şu anda İslam dünyasının -ve de ülkemizin- nüfusunun çok önemli bir kısmını oluşturan genç nesillerin yok sayılmasından başka bir anlama gelebilir mi? İslam dünyasının geleceği kendilerine bağlı olan gençliğin, ilmihallerde tamamen ihmal edilmesinin izahı mümkün olmasa gerektir.
 
Mocca: İlmihal kitaplarının en zararlı yönlerinden birisinin de „Psikopatolojik Dindarlık“ olduğunu söyhlüyorsunuz. Bu kavramı biraz açar mısınız?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: İlmihallerin belki de en zararlı yönlerinden birisi, psikopatolojik bazı davranışlara yol açabilecek birtakım bilgileri okuyucularına çekinmeden sunabilmiş olmalarıdır. Bu konuda verilebilecek en yaygın ve tehlikeli örnek, temizlikle ilgili vesvese ve obsesyonlara yol açan, gusülle ilgili -hemen her ilmihalde karşılaşılabilecek- şu tür açıklamalardır:
Vücut yıkanırken iğne ucu kadar bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilecek, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanacak. Su saçların, sakalların, kaşların ve bıyıkların aralarına ve altlarındaki deriye kadar geçecektir. Bunlar sık olsa bile suyun ulaşması sağlanacaktır. Bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamamlanmış olmaz. (…) Kapanmış olan küpe deliklerinin içini de yıkamalıdır. İçlerine zorla su geçebilecek olan küpe deliklerini de, içlerine su geçecek bir şekilde el ile ıslatıp yıkamalıdır.(27)
Bu satırları okuyan birinin vesveseci olmaması mümkün değildir. Nitekim hemen hepimiz özellikle abdest ve gusül konusunda, bu gibi ifadelerden kaynaklanan ve bazen son derece ciddi sonuçları da olabilen obsesyon örneklerini çevremizde bol bol görebiliriz. Yukarıda anlatılanlar bir yandan dini dayanaklardan yoksun iken, öte yandan da bazı rivayetlerin lafızcı bir şekilde anlaşılması gibi bir yanlıştan kaynaklanmaktadır. Bu bilgilerin hiçbirisinin Hz. Peygamber’in hayatında yeri ve karşılığı yoktur. Kaldı ki, Hz. Peygamber dönemindeki kısıtlı su ve banyo imkanları düşünüldüğünde, bu açıklamaların hiç de gerçekçi olmadığı kolaylıkla anlaşılır.
Bu noktada ilmihallerin dindar insanların psikolojilerini bozmakla mı, yoksa onlara sağlıklı bir ruh hali sağlamakla mı yükümlü olduklarını sormanın zamanının gelip geçtiği kanaatindeyiz.
Elbette ilmihallerin olumsuz yönleri bunlarla sınırlı değildir. İlmihallerde verilen bilgiler arasındaki çelişki ve tutarsızlıklar,(28) gereksiz ve anlaşılmaz açıklamalar,(29) şekilciliğin tabii bir sonucu olan “kılı kırk yarma” mantığı(30) ve araç niteliğindeki hükümlerin ve hususların, amaçlan gölgede bırakması,(31) mezhepçilik ve ırkçılık sayılabilecek bazı ifadelerin mevcudiyeti(32) gibi hususlar, ilmihallerin hepsinde şu veya bu ölçüde görülen olumsuzluklara dair verilebilecek bazı örneklerdir.


 
Mocca: Hemen hemen Türkçedeki bütün ilmihallere büyük ölçüde teşmil edilebilecek olan bu gibi tespitleri daha da çoğaltmak her zaman mümkündür. Durumu bu olan ilmihaller, okuyucularında nasıl bir dindarlığa yol açabilir?

Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: Bu soruya verilecek cevap kısa ve nettir: Mevcut ilmihallerin, ‘nasıl’ı bir yana, herhangi bir dindarlık ‘geliştirmesi’ dahi söz konusu değildir. Zira bu ilmihallerin, derinlik ifade eden ‘dindarlık’ geliştirmesi şöyle dursun, standart bir Müslüman tipi yetiştirmesi bile mümkün görünmemektedir. Çünkü bu ilmihaller her şeyden önce, hayatın bütün alanlarını kuşatan İslam’ı, “İslam’ın şartı beştir” şeklindeki dar ve yanlış bir anlayışa hapsetmekte, buna bağlı olarak da, hayatın her alanında sergilenmesi gereken ibadet=kulluğu; namaz, abdest, oruç, hac, kurban vb. ibadat-ı mersumeye hasretmektedir. Yine bu yaklaşımın bir uzantısı olarak ilmihaller, derinliksiz, şekilci ve mekanik bir ‘formalite Müslümanlığı’na, ister istemez yol açmaktadır. Dinin şekil kadar, hatta ondan da önemli olarak, ‘ruh ve öz’ olduğu unutulmuş, bu formalite Müslümanlığı, şer’iliği tartışmalı pek çok fıkhi detaylara boğulmak suretiyle ilmihaller, adeta bir ‘talimatname’ye dönüştürülmüştür. O kadar ki, Allah’a kulluk görevlerinin bir kısmını teşkil eden, namazı kılmak, orucu tutmak, zekatı vermek, hacca gitmek, kurban kesmek vs. için bir Müslümanın bilmesi gerekenler (?) dört cilt (toplam 1800 sayfa) tutacak kadar teferruata boğulabilmiştir.(33) Tam da bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru tekrar gelmektedir: Acaba namaz kılan, oruç tutan, zekat veren, hacca giden, kurban kesen Hz. Peygamber ve ashabı, bu 1800 sayfalık bilginin ne kadarını biliyordu? Kuşkusuz çoğu yorum ve ictihad ürünü olan bu detayların çok büyük bir kısmını bilmiyorlardı, buna rağmen kulluk görevlerini en iyi şekilde yerine getirebiliyorlardı. Hem de bunları sadece formalite olarak değil, gerçek bir dindarlığa ve gerçek bir İslamî bilince dönüştürerek bunu başarıyorlardı.
 
Mocca: Son olarak neler söyleyeceksiniz?
Prof.Dr.M. Hayri KIRBAŞOĞLU: Bu noktada ilmihallerin topluma sunduğu, dönemi geçmiş, yanlış, eksik, temelsiz ve hatta bazısı zararlı bilgileri de bir tarafa bırakacak olursak, Müslümanda bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla İslamî bir bilinç doğuracak, derinlikli, özü formalitelere feda etmeyen, insanı özellikle ahlakî alanda olgunlaştırıp dönüştürmeyi amaçlayan, sağlam bilgi temeline dayalı, psikolojik ve pedagojik boyutları ihmal etmeyen, çağın ruhuna hitap edebilecek bir ilmihale –özellikle de geleceğimizin teminatı olan genç nesiller açısından- acilen ve şiddetle ihtiyaç olduğunda en ufak bir şüphe olmadığını belirtmek bir zorunluluktur.
 
 
Röportaj: Rüştü Kam
Tashih: Rüştü Kam/Niğmet Balcı
Son Kontrol: Zülfikar Kam
Mocca Sayı: 29

 
ha-ber.com

 
Dipnotlar:
1. TDV İslam Ansiklopedisi “İlmihal” maddesi.
2. Literatür taramasına dayalı bu incelemede, toplumdaki yaygınlık ve etki düzeyleri sebebiyle, Mızraklı İlmihal, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali, Ahmet Hamdi Akseki’nin İslam Dini, DİB’ğının ilmihali ile TDV’nın ilmihali esas alınmış, örnekler ise Bilmen’den verilmiştir. Ancak, bu örneklerin hemen tamamının bütün ilmihallerde şu veya bu ölçüde tekrarlandığını da burada vurgulayalım.
3. “İslam’ın şartı beştir” anlayışınınn geniş eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Bir Hadis ve Yorumu: İslam’ın Şartları”, Diyanet Gazetesi (Ocak, 1989),sayı: 359, s. 3 ve 27.
4. Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Ayetlerle İslam Esasları, Ankara 2002, s. 65-66.
5. Nitekim İbn Manzur (Ö. 711/1311) da el-ibadetu: et-ta’atu demek suretiyle bu hususa işaret etmektedir. Bkz. Lisanu’l -‘arab, Beyrut t.y., III. 272.
6. Hakkı itiraf etmek gerekirse, bu bakımdan Ahmet Hamdi Akseki’nin Müslümana Büyük İlmihal adlı eserinin (İstanbul 1971) mevcut i1mihaller içerisinde en iyi durumda olduğunu da belirtmeden geçmemek gerekir .
7. Böyle bir mukayese için konuyla ilgili en geniş eserlerden olması itibarıyla İmam Gazali’nin (ö. 505/1111) İhya’u ‘ulümi’d-din adlı eserinin tamamına, keza Şah Veliyullah ed-Dehlevi’nin Huccetu’llahi’l-baliğa’sına ve Ali Şeriati’nin Hac adlı eseri ile Garaudy’nin İslam ve İnsanlığın Geleceği, İslam’ın Vaat Ettikleri, Yaşayan İslam gibi eserlerinde yer yer yaptığı konuyla ilgili yorumlara başvurulabilir.
8. Mamafih burada. yine Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde (İstanbul 1995) tespit ettiğimiz bazı örneklerin yerlerine işaret etmeden de geçmeyelim: Bkz. s. 121-122, 123, 129, 130, 131, 132, 136, 145-147, 157, 162, 189, 216, 222, 223,224, 225, 228, 232, 237, 244, 246, 279, 294, 295, 296, 298, 299, 300, 318, 336, 362, 365, 366, 396, 402, 403, 412, 429, 433.
9. Bkz. Ö. N. Bilmen, age., s. 108, 155, 169, 290, 292, 298, 340, 344,424.
10. Bu yaklaşımın eleştirisi için bkz.M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet-Eleştirel Bir Yaklaşım-. Ankara Okulu. Ankara 1999. s. 97-98.
11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Nihat Koçak, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihalindeki Hadislerin Tahrici (basılmamış lisans tezi), AÜİF, Ankara 1989.
12. Miraç rivayetlerinin fevkalade problemli durumunu görmek için bkz. Ahmet Molu, Miraç Hadislerinin Hadis Bilimi Açısından Değerlendirilmesi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi, AÜİF, Ankara 2001.
13. Bu konudaki rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettiği problemlerle ilgili olarak bkz. Mustafa Ertürk, “Çocuğun Dini Eğitiminde Kullanılan Bir Hadis ve Tahlili”, Marife, II (Konya, 2002), sayı: 2, s. 53-79.
14. Bu konuda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Namazların Birleştirilmesi, İlahiyat Yayınları, Ankara 2002.
15. Bkz. Ebû Şame el-Makdisi, el-Ba’is ‘ala inkari’l-bida’i ve’l-havadls, Kahire, t.y.; ayrıca bkz. Salih Özer, Hadis Literatüründe Mübarek Zaman/Kutsal An Mefhumu ve Kandiller Örneğinin Tetkiki (yayımlanmamış yüksek lisans tezi), AÜİF, Ankara 1995.
16. Kur’an’da yer almayan ve sadece hadis rivayetlerine dayandırılan recm cezasıyla, mürted için öngörülen ölüm cezasına dair rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettikleri problemler konusunda bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi”, İslamiyat V (2002), sayı: 1, s. 125-132.
17. Bu konuda bkz. Muhammed Ahmed Abdusselam, Kur’an Niçin İndlrlldi?, Fecr Yayınları, Ankara 1989, s. 55-56.
18. Bkz. age., s. 54-55.
19. Bu konuda bkz. Mehmed S.Hatiboğlu, “İslam Mükellefiyet Anlayışı ve Buna Aykırı Bir Maliki- Hanefi Kıyası”, AÜİFD, XXI (1976) s. 185-197.
20. Oruçlu iken cinsi münasebette bulunmak veya yiyip içmek suretiyle olsun, kasden orucunu bozanların iki ay sürekli kefaret orucu tutması gerektiğine dair yaygın hükmün yanlışlığına dair geniş bilgi için bkz. Musa Carullah Bigiyef, Kitabu’s-Sunne, Ankara Okulu, Ankara 2000, s. 115-117, dipnot, 87 (Yazara ait, Uzun Günlerde Oruç, çev. Yusuf Ura1giray, Ankara 1975, s. 213-217’den naklen)
21. Kadının şahitliği meselesindeki değerlendirmeler ve yeni yaklaşımlar konusunda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Kadın Konusunda Kur’an’a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler”, İslami Araştırmalar (Kadın Özel Sayısı), V (1991), sayı: 4, s. 276-277; Hayreddin Karaman, “Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi”, agd. s. 287; Ali Bulaç, “Mekasidu’şŞeria Bağlamında Kadının Şahidiği Konusu”, agd. s. 297, vd. İlhami Güler, “Kur’an’da Kadın-Erkek Eşitsizliğinin Temelleri”, agd. s. 315-316. Süleyman Ateş, “İslam’ın Kadına Getirdiği Haklar”, agd., s. 324. Hüseyin Hatemi, “Modern Mahrem ve İslam’ın Kadına Bakışı”, agd., s. 331.
22. Bu iddianın dayanaklarını oluşturan hadis rivayetlerinin uydurma olduğu konusunda bkz. M.Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet -Eleştirel Bir Yaklaşım-, s. 46.
23. Kökleri asırlar öncesine giden bu kadim telakkinin dayanakları ve eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Hz. İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi”, İslamiyat III (2000), sayı: 4, s. 147-168; Mehmet Ünal, “Tefsir Kaynaklarına Göre Hz. İsa’nın Ölümü, Ref’i ve Nüzulü”, agd. s. 133-146.
24. Miraç rivayetleriyle ilgili olarak bkz. dipnot, 12; ayın yarılmasıyla ilgili olarak da bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2002, s. 341-343.
25. Mesela, Bilmen’in ilmihalinde zikredilen kaynaklar şunlardır: Kur’an-ı Kerim, Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Cami’u’s-Sağir, Kirabu’t-Terğib ve’t-Terhib, Şema’il-i Tirmizi, Şifa-i Şerif, Mevahib- i Ledünniye, Akaid-i Nesefiye, Şerh-i Mekasıd, Şerh-i Mevakıf, Mebsut-ı Serahsi, eI-Bedayi, elHidaye, el-Bahru’r-Ra’ik, erDürer ve’l-Gurer, Mülteka, Halebi, Merakı’l-Felah, Haşiye-i Tahtavi, . ed-Dürrü’l-Muhtar, Reddü’l-Muhtar, Mecmu’a-i İbn Abidin, Feteva-yı Hindiyye, Feyziyye, Behçe, Netice, Ali Efendi, Abdurrahim Fetvaları ve Mecmu’a-i Cedide, Muhtasar-ı Ebi’z-Ziya, Şerh-i Ebi’l-Berekat, Haşiye-i Düsüki, Kitabu’l-Ümm, Tuhfetü’l-Muhtaç, Neylü’l-Mera’ib, Keşşafü’l-Kına, Kirabu’l-Muhalla, Bidayetü’l-Müctehid, Nihayetu’l-Muktasit [Bu son isim aynı bir eser değil, Bidayetu’l-Muctehid’in isminin devamıdır.], el-Mizanu’l-Kübra, İhya’u’l-Ulüm, Tarikat-ı Muhammediye, Şerh-i Şir’atü’l-İslam, Siyer-i İbn Hişam, Tarih-i İbn Esir, Siyer-i Halebi.
26. Bu satırlar adeta İncil’deki şu ifadelerin bir yansıması gibidir: “Mukaddeslerin bütün kiliselerinde olduğu gibi, kiliselerde kadınlar sükut etsinler; çünkü onlara söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi, tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar, çünkü kadıya kilisede söylemek ayıptır” (Korintoslulara I.Mektup, 14: 34-35). Bu anlayışın eleştirisi ve İslam’da yeri olmadığı konusunda bkz. Rıza Tahiri, “İslam’da Genel Haklar ve Masuniyetler”, Yeni Ümit (Ocak-Mart, 2002), sayı: 55, s. 40.
27. Bilmen, age., s. 92-93, no: 186, 187. Hemen hemen aynı ifadeler Diyanet İlmihali’nde (Ankara 1999), s. 108-109’da mevcut olup, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı bu sağlıksız anlayışı Diyanet Takvimi aracılığıyla (bkz. 08.01.2003 tarihli takvim yaprağı) geniş halk kitlelerine yaymaya çalışmaktadır.
28. Bu konuda bkz. Bilmen, age., s. 118/76; 121/103; 124/122-123; 153-154/5, 6, 7; 167/253; 168/256; 188/363; 196/5, 7, 8; 217/13; 222-223/5; 225/23; 238/534; 273/71 (namaza kıyasla); 341/99 (Burada zekat ve sadakaların insanların yıkantısı [kiri] sayıldığı, dolayısıyla Haşimoğullarının şeref ve kıymetine yakışmayacağı ifade edilirken, bunların sıradan Müslümanların şeref ve kıymetine yakıştığı, dolayısıyla sıradan Müslümanların şeref ve kıymetlerinin pek de önemli olmadığı sonucu çıkmaz mı?); 363/43-1 (Haccı helal mal ile yapmak haccın sadece bir edebi mi, yoksa önemli bir Şartı mıdır?); 372/4; 375/78 413/48-51; 425/109 (Burada verilen bilgilerle, at ve eşek etinin haram olduğu hükmü arasında bir çelişki doğmaktadır.); 430/146; 473 (Dinin kolaylık olduğuna dair burada yer alan açıklamalar, bizatihi bu ilmihaldeki zorlaştırıcı ve kılı kırk yancı hükümlerle bir arada değerlendirildiğinde, ortaya açık bir çelişki çıkmaktadır.)
29. Bkz. age., s. 134 (Türkçe ezanla ilgili açıklamalar); 164/232, 235; 165/241; 176/299; 190/377; 195/403-2; 196/5; 218/30; 227/480; 239/543 (Hunsa-i miişkil’in cenazesinin yıkanmayacağına dair); 315/9-1 (Mürtedin irtidad öncesi zekat borçlarının düşeceği hakkında); 316/3; 319/13 (Bugün söz konusu olmayan zekat memurları hakkında); 375/75; 395/40; 396/47 (Saksağan, kumru, bülbül ve keklik eti yiyenin belaya tutulacağına inanıldığı için yenmelerinin iyi olmadığı hakkında); 398/56 (“Deniz insanı”nın (?) yenmesinin helal olmadığı hakkında); 401/75; 423/102; 427/122-123; 430/142-144; 431/148 vd. 434/165; 465/63 (Taassubu olumlar görünen açıklamalar hakkında).
30. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 190/375-379; 205/406 ve pek çok yerde.
31. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 114/58 (Namaz vakitlerinden bir-ikisi bulunmayınca, o vakit namazlarının ora halkına farz olmayacağı); 271-272/67 (Ramazan hilalinin hesapla tespitinin caiz olmadığı hakkında); 336/77-2, 3 (Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze, su, tuz, zift, neft (petrol) gibi maddelerden humus alınmayacağı hakkında).
32. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 217/10 ve pek çok yerde; 496/78-79 (Hz. Peygamber’in ‘nesebinin’, ‘mübarek’ ve ‘yüksek’liği); 527/179 (Kureyş’in asalet ve şerefi).
33. Burada kastettiğimiz eser, Vecdi Akyüze ait Mukayeseli İbadetler İlmihali (İslam Fıkhında İbadetler) adlı, İz yayıncılık tarafından yayımlanan (İstanbul 1995) ve Yeni Şafak gazetesi tarafından promosyon olarak dağıtılan eserdir.
34. Aslında böyle bir ilmihâl yazmanın son derece yararlı olacağını düşünmekle birlikte, bunu, hadis/Sünnet alanındaki problemlerin çözümüne yönelik projemizin tamamlanmasından sonraki bir tarihe tehir ediyorduk. Ancak toplumdan gelen yoğun talepler karşısında, böyle bir ilmihâl yazma işinin daha fazla tehir edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Cenab-ı Hak’tan bizi bu konuda başarılı kılmasını niyaz ederiz. 

 

Görme Engelli Türk Milliler Berlin'de 5'inci oldu

Görme Engelli Türk Milliler 5’inci oldu

Almanya`da düzenlenen Görme Engelliler Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türk Millileri 5’inci oldu.

Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen Görme Engelliler Avrupa Futbol Şampiyonası’nda mücadele eden Görme Engelli Türk Milli Futbol Takımımız çıktığı klasman maçında ev sahibi takımı penaltı atışlarında 2-1 yenerek 5’inci oldu.

Mücadelenin normal süresi 0-0 eşitlikle sona erince penaltı atışları yapıldı. Penaltılarda Hasan Şatay ve Recep Akdeniz’in gölleriyle Görme Engelli Türk Milli Takımı 2-1 üstünlük sağlayarak Avrupa 5’incisi oldu. Millî kaleci Doruk Gökmen Almanya Takımının iki penaltısını şahane kurtarışlarıyla golle izin vermedi.

Görme Engelli Türk Milli Takımı bu sonucun ardından 2018′ de İspanya’nın başkenti Madrid’de düzenlenecek Avrupa Şampiyonasına katılma hakkı elde etmiş oldu.

Berlin Başkonsolosu Mustafa Çelik, Muavin Konsolos Bülent Kılıç ve Erdinç Evirgen yanı sıra çok sayıda vatandaşlarımız karşılaşma sonunda sahaya inerek sporcularımıza sevgi gösterilerinde bulunarak adeta onları bağırlarına bastılar ve birlikte hatıra resimleri çektirdiler.

ha-ber.com / Orhan Önaldı / Berlin

 

Baklavacılarda bayram telaşı başladı

Baklavacılarda bayram telaşı başladı

Şanlıurfalı baklavacılar bayram nedeniyle yurt içi ve yurt dışından gelen yoğun talebi karşılayabilmek için fazla mesai yapıyor.

Kurban Bayramı öncesi Şanlıurfalı baklavacılar, yurt içi ve yurt dışından gelen yoğun talebi karşılayabilmek için çaba harcıyor.

Kente özgü sade yağ, sert buğday unu ve Şanlıurfa’da yetişen fıstık kullanılarak yapılan baklava, bayramda misafirlere ikram edilen tatlıların başında geliyor.

Kurban Bayramı’nın yaklaşmasıyla çalışmalarını hızlandıran baklava ustaları, özellikle gece saatlerinde çalışarak siparişleri yetiştirmeye çalışıyor.

Sıcak havanın da etkisiyle yaz aylarında bekledikleri ilgiyi bulamayan baklavacılar, bayramda yapacakları satışlarla bu kaybı telafi etmenin hesaplarını yapıyor.

Kilogramı 40-60 lira arasında değişen baklavaya yurt içinin yanı sıra yurt dışından da ilgi gösteriliyor.

Yaklaşık 41 yıldır baklavacılık yapan Mehmet Üstüneller, yaptığı açıklamada, baklavanın ülkenin en önemli kültür değerlerinden birisi olduğunu söyledi.

Türkiye’nin önemli lezzetlerinden baklava kültürünü sürdürebilmek adına çalıştıklarını ifade eden Üstüneller, kaliteden taviz vermeden ve bir katkı maddesi kullanmadan baklava ürettiklerini aktardı.

“Kendi ürettikleri baklavanın organik olduğunu” ve tüm malzemesinin başta sade yağ olmak üzere Şanlıurfa’ya özgü ürünlerden yapıldığını dile getiren Üstüneller, şöyle konuştu:

“Şanlıurfa’ya has baklavamızı yurt içi ve yurt dışındaki tüm insanların tatması için çalışıyoruz. Türkiye genelinde ürünlerimize ilgi gösteren çok vatandaşımız var. Bayram dolayısıyla da işlerimizde yoğunluk yaşıyoruz. Özellikle yurt içi ve yurt dışından gelen talepler arttığı için fazla mesai yapıyoruz.”

“Çölyak hastalarına özel glutensiz baklava”

Yaklaşık 2 yıl önce çölyak hastaları için özel olarak glutensiz baklava üretmeye başladıklarını anlatan Üstüneller, “Glutensiz baklava yapmak oldukça zahmetli ve hassas bir iş. Glutensiz un kullanıyoruz. İmalatı ayrı bir bölümde yapılıyor, spatulası dahil tüm araçlarının ayrı olması gerekiyor, farklı fırında pişirilmesi gerekiyor. Bu süre içinde Türkiye’nin neredeyse her yerine glutensiz baklava gönderdik ve çok şükür bir şikayet almadık.” diye konuştu.

ha-ber.com